Günler günleri kovalıyor.
Mina epey konuşmaya başladı. Kelime hazinesi çok zengin, hemen her derdini anlatıyor artık, ne istediğini, ne istemediğini söylüyor. Bizim söylediklerimizin de hepsini anlıyor. Cin gibi. Algılar müthiş açık!
Eğleniyoruz kızımla.
Oyunlar oynuyor, kitaplar okuyor, resim yapıyor, dans ediyor, parka gidiyoruz!
Tırnaklarını keserken mızmızlanıyordu, ona da bir çare buldum. "Hadi bakalım, manikür yapıyoruz" diyorum, o da "Manikür, manikür!" diye koşuyor peşimden.
Mina'yı mama sandalyesine oturtuyorurm. Renkli bir tabağa ılık su ve içine biraz Mina'nın şampuanından damlatıp Mina'nın önüne koyuyorum. Ellerini içine sokup oynamaya başlıyor. Biraz oynadıktan sonra -ki bu arada tırnakları yumuşuyor- alıyorum bir elini, başlıyorum tırnaklarını kesmeye. Kesme işi bittikten sonra minik tırnak fırçası ile tek tek fırçalıyoruz :) hafif gıdıklanıyor, çok hoşuna gidiyor. Sonra diğer ele aynı şeyleri yapıp bitiriyoruz işimizi.
Onunla bu kadar zaman geçirebildiğim için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.
Hala onu annem olmadan evdeki yardımcımıza bırakıp bir yerlere gidemiyorum. Sadece uyuduğu zamanlarda yapabiliyorum bunu.
Şu anda babasının kucağına oturmuş çocuk şarkıları dinliyorlar iphonedan. "5 little monkeys jumping on the bed". Mina animasyonları izleyip babasına soruyor, "Aaaa o ne o ne? bu ne yaptı?" diye soruyor... Şaşırıyor, "aaaaa...."
ve şarkı bitti, bizimki vız vız vızzzzzzzzz "Bi daaaa, bi daaaa"
çok tatlısın yavrum!
seni seviyorum!
Kandilli Sabanlı Dinlenme Evi
Anneannemi bir bakımevine yatırdık.
Anneannem bir süre bir dinlenme evinde kalacak.
İki ifade arasında ne kadar büyük fark var.
Gerçekleşen ilki, ancak hissiyat aynı ikincisindeki gibi.
O çok mutlu.
Ananişim çok mutlu.
Daha yeni, çok yeni; Cumartesi günü götürdük onu.
Pazar akşamı görmeye gittim. Nasıl keyifliydi. Beş yıldızlı otelde gibi. Bakılıyor, masajlar yapılıyor; yemekler güzel, ikramlar, ilgi...
İçim çok rahat.
88 yaşında.
Bu zamana kadar yanında kimsecikleri istemedi. Kendi başına idare etti, elinden geldiğince.
Ta ki geçen hafta yatağından inerken kayıp yerde kalıncaya dek.
Neyse ki bir şey olmadı. Bir yeri incinmedi, kırılmadı. O hakkını 4 sene önce kullanmış, kalçasını kırmıştı. O dönem bir süre zorunlu olarak yanında yardımcıları oldu, ama toparlanınca ilk iş onları gönderdi.
Güçlüdür benim ananişim.
Bana çok emek verdi.
Çocukluğumda onunla ilgili hatıralarım hep güneş dolu :)
İçim öyle rahat ki, şu anda bu satırları yazarken gülümsüyorum.
Kandilli'de bir dinlenme evinde.
Yeni açılmış. Oradaki 8. sakin.
Böyle diyorlar onlara, "sakin"...
Apartman sakini gibi.
Ananişim hiç de sakin değildir aslında, çok cadıdır. Gülesim geliyor şimdi onunla "sakin"liği bağdaştrmaya çalışırken.
Yeri Sinem buldu, beraber gidip konuştuk. Aynı gün ambulansı ayarladık.
En zoru ananişimi ikna etme kısmıydı.
İki kızının yürekleri yetmedi konuşmaya.
...
Ben konuştum.
Önce 'katiyen hayır' dedi.
Sonra iyi bakılacağını, rahat edeceğini, sosyalleşebileceğini, eski kuvvetini kazanınca da evine dönebileceğini söyledim.
İtiraz etmedi.
Bilemedim, beni susturmak için mi öyle yaptı, yoksa gerçekten "tamam" mı dedi.
Eğer aynı gün götürmesek olmayacaktı.
Ambulans geldiğinde, hala emin değildi sanki gerçekten bir seyahate çıktığından.
Hiç zorluk çıkarmadı. Sadece, "bari yarın olsaydı, bugün yorgunum" dedi.
Sinem onunla ambulansa bindi.
Biz annemle arkalarından takip ettik.
Yolda hep ananem için evince yalnız olmasından daha iyi olacağını konuştuk.
"Sanki kaplıcaya gider gibi..." dedim. Romatizması olduğu için oldum olası sever kaplıcaları.
Ve gittik oraya.
Yerleştirdik odasına.
Yere kadar camlar, nefis bir bahçe manzarası ve "Gül" isimli odada.
Bir oda arkadaşı da var.
Boncuk teyze dedim ona. Çok konuşuyor ama tatlı hatun.
Sabahın köründe ananişime meyve tabağı hazırlamış getirmiş, oturmuş yanıbaşındaki sehpaya sohbet etmişler.
Ananişimin başucuna kitabını koyduk: Füreya ve fotoğraflarımızı :)
İyi gelecek ona.
Canım ananişim.
Sağlıklı, huzurlu, mutlu ol.
Sen güzellikleri hak ediyorsun.
Seni seviyorum...
Canım kardeşim, iyi ki varsın.
Sen olmasan zor olurdu tüm bunları organize etmek.
Birbirimizi ne güzel tamamlıyoruz...
Anneannem bir süre bir dinlenme evinde kalacak.
İki ifade arasında ne kadar büyük fark var.
Gerçekleşen ilki, ancak hissiyat aynı ikincisindeki gibi.
O çok mutlu.
Ananişim çok mutlu.
Daha yeni, çok yeni; Cumartesi günü götürdük onu.
Pazar akşamı görmeye gittim. Nasıl keyifliydi. Beş yıldızlı otelde gibi. Bakılıyor, masajlar yapılıyor; yemekler güzel, ikramlar, ilgi...
İçim çok rahat.
88 yaşında.
Bu zamana kadar yanında kimsecikleri istemedi. Kendi başına idare etti, elinden geldiğince.
Ta ki geçen hafta yatağından inerken kayıp yerde kalıncaya dek.
Neyse ki bir şey olmadı. Bir yeri incinmedi, kırılmadı. O hakkını 4 sene önce kullanmış, kalçasını kırmıştı. O dönem bir süre zorunlu olarak yanında yardımcıları oldu, ama toparlanınca ilk iş onları gönderdi.
Güçlüdür benim ananişim.
Bana çok emek verdi.
Çocukluğumda onunla ilgili hatıralarım hep güneş dolu :)
İçim öyle rahat ki, şu anda bu satırları yazarken gülümsüyorum.
Kandilli'de bir dinlenme evinde.
Yeni açılmış. Oradaki 8. sakin.
Böyle diyorlar onlara, "sakin"...
Apartman sakini gibi.
Ananişim hiç de sakin değildir aslında, çok cadıdır. Gülesim geliyor şimdi onunla "sakin"liği bağdaştrmaya çalışırken.
Yeri Sinem buldu, beraber gidip konuştuk. Aynı gün ambulansı ayarladık.
En zoru ananişimi ikna etme kısmıydı.
İki kızının yürekleri yetmedi konuşmaya.
...
Ben konuştum.
Önce 'katiyen hayır' dedi.
Sonra iyi bakılacağını, rahat edeceğini, sosyalleşebileceğini, eski kuvvetini kazanınca da evine dönebileceğini söyledim.
İtiraz etmedi.
Bilemedim, beni susturmak için mi öyle yaptı, yoksa gerçekten "tamam" mı dedi.
Eğer aynı gün götürmesek olmayacaktı.
Ambulans geldiğinde, hala emin değildi sanki gerçekten bir seyahate çıktığından.
Hiç zorluk çıkarmadı. Sadece, "bari yarın olsaydı, bugün yorgunum" dedi.
Sinem onunla ambulansa bindi.
Biz annemle arkalarından takip ettik.
Yolda hep ananem için evince yalnız olmasından daha iyi olacağını konuştuk.
"Sanki kaplıcaya gider gibi..." dedim. Romatizması olduğu için oldum olası sever kaplıcaları.
Ve gittik oraya.
Yerleştirdik odasına.
Yere kadar camlar, nefis bir bahçe manzarası ve "Gül" isimli odada.
Bir oda arkadaşı da var.
Boncuk teyze dedim ona. Çok konuşuyor ama tatlı hatun.
Sabahın köründe ananişime meyve tabağı hazırlamış getirmiş, oturmuş yanıbaşındaki sehpaya sohbet etmişler.
Ananişimin başucuna kitabını koyduk: Füreya ve fotoğraflarımızı :)
İyi gelecek ona.
Canım ananişim.
Sağlıklı, huzurlu, mutlu ol.
Sen güzellikleri hak ediyorsun.
Seni seviyorum...
Canım kardeşim, iyi ki varsın.
Sen olmasan zor olurdu tüm bunları organize etmek.
Birbirimizi ne güzel tamamlıyoruz...
Minama kolayca kavuştum
Doğum denen şey var ya, daha doğrusu normal doğum denen şey, meğer hiç de öyle abartıldığı gibi zor falan değilmiş!
Ben zaten hiç öyle olduğunu düşünmedim nedense;
yani genelde herşeyin kötü tarafını düşünen ve hemen her konuda "olumsuz" yorumlardan daha çok etkilenen biri olmama rağmen doğum konusunda kafam hep çok rahat oldu.
Daha doğrusu, işin fiilen doğurma kısmını son ana kadar hiç ama hiç düşünmedim.
Aslında bu da bir işe başlarken, pek de sonuna konsantre olan tipte ya da sonunu da planlayacak kadar sabırlı tarzda bir insan olmamamdan kaynaklanıyor herhalde. Bu vakada, benim için herşeyi kolaylaştıran faktör oldu galiba.
Doğum sancılarm başladığında saat gece 11:30'du. Tabi ben o sırada bunun doğum sancısı olup olmadığından emin değildim.
Bir hafta önceki doktor muayenesinde sevgili doktorum Cengiz Bey ile aramızdaki dialog şöyle geçmişti:
- Zeyno gel takvime bakalım, kendine bir gün seç.
- Nedenmiş, ben normal doğum yapacağım.
- Tamam da, zamanın geldi, haftaya bebeği almamız gerek.
- Nasıl yani?
- Bir gün seçeceğiz sen geleceksin yatacaksın, sonra seni doğurtacağız.
- Hmmm, suni sancı gibi birşeyler mi yapacaksınız?
- Yahu yapacağız işte birşeyler, sen o kısmını bize bırak.
- Peki bebek kendiliğinden de gelebilir öyle değil mi?
- Evet, yola girmiş...
- Cengiz Bey bir arkadaşım doğum için Amerika'ya gitmişti, zamanı geldiği halde bebek hala doğmaya niyetli değilmiş, doktoru da ona "çık tempolu yürü, her zamanki tempondan daha yüksek bir tempoda, sonra da eve git ve ya soğuk ya da sıcak duş al" demiş, doğumu hızlandırmak için, ne dersiniz? Olur böyle şey?
- Walla ben hiç duymadım, istersen dene.
İtiraz etmediğine göre bir sıkıntı yok diye düşündüm, ve o günden itibaren yürüyüş hızımı artırdım, süremi de.
Ama duş kısmını abartmadım, bebişe o kadar da şok etkisi yaratmayayım diye geçti aklımdan.
Bir yandan da ona sinyal gönderiyordum, "bak uzun süre ayakta kalıyorum, sen iyice aşağı in bakalım, gel artık yanımıza..."
Bizimki sözümü dinledi ve tam da gelmesi gereken günde 9 ay 10. günde sancılarla kendini gösterdi...
Hamileliğim boyunca canım spesifik birşey çekmemişti. O gece ruffles istedim. Oldum olası sevmişimdir patates cipsini. Yedim afiyetle.
Sancılarım başlayınca, Hakan da açtı laptopını ve önceden indiridiği bir programdan başladı takibe.
devamı sonra...
Ben zaten hiç öyle olduğunu düşünmedim nedense;
yani genelde herşeyin kötü tarafını düşünen ve hemen her konuda "olumsuz" yorumlardan daha çok etkilenen biri olmama rağmen doğum konusunda kafam hep çok rahat oldu.
Daha doğrusu, işin fiilen doğurma kısmını son ana kadar hiç ama hiç düşünmedim.
Aslında bu da bir işe başlarken, pek de sonuna konsantre olan tipte ya da sonunu da planlayacak kadar sabırlı tarzda bir insan olmamamdan kaynaklanıyor herhalde. Bu vakada, benim için herşeyi kolaylaştıran faktör oldu galiba.
Doğum sancılarm başladığında saat gece 11:30'du. Tabi ben o sırada bunun doğum sancısı olup olmadığından emin değildim.
Bir hafta önceki doktor muayenesinde sevgili doktorum Cengiz Bey ile aramızdaki dialog şöyle geçmişti:
- Zeyno gel takvime bakalım, kendine bir gün seç.
- Nedenmiş, ben normal doğum yapacağım.
- Tamam da, zamanın geldi, haftaya bebeği almamız gerek.
- Nasıl yani?
- Bir gün seçeceğiz sen geleceksin yatacaksın, sonra seni doğurtacağız.
- Hmmm, suni sancı gibi birşeyler mi yapacaksınız?
- Yahu yapacağız işte birşeyler, sen o kısmını bize bırak.
- Peki bebek kendiliğinden de gelebilir öyle değil mi?
- Evet, yola girmiş...
- Cengiz Bey bir arkadaşım doğum için Amerika'ya gitmişti, zamanı geldiği halde bebek hala doğmaya niyetli değilmiş, doktoru da ona "çık tempolu yürü, her zamanki tempondan daha yüksek bir tempoda, sonra da eve git ve ya soğuk ya da sıcak duş al" demiş, doğumu hızlandırmak için, ne dersiniz? Olur böyle şey?
- Walla ben hiç duymadım, istersen dene.
İtiraz etmediğine göre bir sıkıntı yok diye düşündüm, ve o günden itibaren yürüyüş hızımı artırdım, süremi de.
Ama duş kısmını abartmadım, bebişe o kadar da şok etkisi yaratmayayım diye geçti aklımdan.
Bir yandan da ona sinyal gönderiyordum, "bak uzun süre ayakta kalıyorum, sen iyice aşağı in bakalım, gel artık yanımıza..."
Bizimki sözümü dinledi ve tam da gelmesi gereken günde 9 ay 10. günde sancılarla kendini gösterdi...
Hamileliğim boyunca canım spesifik birşey çekmemişti. O gece ruffles istedim. Oldum olası sevmişimdir patates cipsini. Yedim afiyetle.
Sancılarım başlayınca, Hakan da açtı laptopını ve önceden indiridiği bir programdan başladı takibe.
devamı sonra...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)