İçimizdeki Gücü Uyandırma Yolculuğu...



Bazen mutluluktan havalara uçacak gibi olurum, sebepsiz olduğu zamanlar vardır bu halimin.
O sabahlar içimdeki sonsuz yaşam ateşi ile uyanırım; kanım kaynar, kabıma sığamam, güzelliklerle dolup dolup taşacakmışım gibi gelir... "Taşsam da herkese bulaşsa" derim, gerçekten dilerim bunu!
İşte o hali, sanki bir frekans olarak düşünsek de hep o frekansta kalsak diye geçer aklımdan.
Olur mu olur. Neden olmasın?

Biz kadınlar buluşunca, YenidenBizce konuşmaya başlayınca, bu enerji doluyor ortama. Hepimizi sarıyor, sarmalıyor, yüreklerimizi ısıtıyor ve çoğalıp yayılıyor...

Sevgili Elyan, Sevgili Füsun, iyiliğe, saflığa ve güzelliğe giden bir hayat yolunun dönüm noktalarındaki şapeller gibisiniz. Işık saçıyorsunuz, huzur veriyorsunuz; yalnız olmadığımızı hatırlatıyor, sevgiyle kucaklıyorsunuz.

sevgiyle kalın,
Eylem   

Çocuklu bir annenin sıradan bir sabahı

28 Ekim 2014, Salı

Sabah 06:55:te Mina'nın "baba" diye seslenmesiyle uyandık, her zamanki gibi.
Uyandığında ya bana ya babasına seslenir.
Karyolasından uzanıp odasının lambasını yakar.
Bu sabah da öyle oldu.
Ben de ok gibi fırlayıp Mina'nın yanına ışınlandım.
Onu yatağından aldım, odasındaki şifonyerin üzerinde oynamak istedi biraz (evet üzerinde oynuyor, çünkü oradaki rafta bir kaç parça oyuncak var, onları alma bahanesiyle orada, yerden yüksekte olmayı seviyor)
Oradaki oyunu bittikten sonra iphone'u istedi hemen - bu da her zaman oluyor ve ben gerçekten bu derece telefon ve oradaki medya ile bu kadar yakın bağı olduğu için çok zorlanıyorum, ona vermek istemiyorum telefonu, her seferinde olay çıkıyor...
Vermemek için türlü oyunlar yaratmam gerekiyor, bu da yoruyor beni. Her seferinde yeni bir oyun...

O sırada kahvaltımız hazırlandı.
Gittik mutfağa, Mina'ya dünkü sanat terapisi sırasında yaptığım çalışmada kullandığım materyallerden verdim; rengarenk kuş tüyleri, hamurlar, ve kendi oyuncakları ile oynamaya başladı.
O sırada çok güzel bir şekilde kahvaltısını yaptı.
Benden telefonumu istedi, Play doh izlemek için. Ben de güzel bir kahvaltı yapmış olduğu için ona izin verdim.
Okula gitmek için hazırlanmaya başladık bir yandan.
Evimizin kapısındayken Mina bisikletine saldırdı, binmek istediğini söyleyerek.
Bense onu bir an önce okula götürmek istediğim için, bisikletinden koparıp asansöre bindirdim zorla.
Kendini yere atıp ağlamaya başladı.
Asansörden inene kadar mücadele.
Arabaya yürüyene kadar mücadele.
Sabrım taşmaya başladı.
O sırada, Mina'nın giyim çantasını unuttuğumu fark ettim.
...
Bu sıralar mücadele devam ediyor.
...
Mina'yı araba koltuğuna oturtmak için kucağıma alıyorum, nasıl direniyor, nasıl yay gibi oluyor anlatamam.
Bu arada, babamız taaa 9. kattan aşağı bakıyor, tepeden bizi izliyor.
Mina, "babaaaaa babamı istiyorum!!!" diye bağırıyor!
...
Mina'yı bir türlü koltuğuna oturtamadım,
ben de bağırmaya başladım,
Hakan'a sesleniyorum "İn aşağı seni istiyor!"
O bana işaret parmağını sallıyor, ve pencereden ayrılıyor,
gelecek aşağıya...

Gerginlik tırmandı!

O sırada Zevi, elinde Mina'nın çantasıyla otoparka geldi,
Ben Mina'yı ona bıraktım,
ve "kaç kaç kaççççç", oradan jet hızıyla uzaklaştım...

Kendimi Şaşkınbakkal'daki Cafe Nero'ya attım, "ohhh, içeride klasik müzik çalıyor ve ben yazıyorum"

Cep telefonumu kapattım.

Kimsenin bana ulaşmasını istemiyorum.

Herkes başının çaresine bakabilir.

Hakan da Mina'ya sahip çıkabilir.

Ohhh, biraz nefes aldım.

Rahatladım.

Şimdi bir kahve :)

(hala nefesim düzene girmedi)

 

ATATÜRK'ü Okuyan ve Anlamaya Çalışan Sevgili Babam İçin

40 yaşındayım.
Sanırım babamı anlamaya başladım.
Onca yıl ona büyük bir öfke duymuştum.
"Her şeye karşı" (protest diyebilirim sanırım) olan tavrından ve tutumundan bıkmıştım.
Bunu her ortamda ortaya koymasından ve anlamayanlar için üstüne basa basa dile getirmesinden usanmıştım.
İtiraf etmeliyim, onun bu duruşundan dolayı ondan utanmaya başlamıştım.
Neden benim de "sıradan/ düz bir babam olamıyor sanki" diye düşünüyordum.

O hep "ben düzene karşıyım, kimsenin uşağı olmadım, olmam; üç kuruşa tamah etmem" der dururdu. Hala da söyler.
Ben onu tanıdım tanıyalı böyle, hiç değişmedi. 

İsmimden nefret ettiğim zamanlar oldu.
EYLEM.
Bir çok kez sorulara maruz kaldım:
"baban 68 kuşağından mı?"
"eski tüfeklerden mi?"
"döndü mü o da şimdilerde?" (küçükken nereye dönmekten bahsettiklerini bilemediğimden gülümsüyordum sadece soru işaretiyle bakan gözlerimle)

bu sorulardan bezdiğim zamanlar oldu.

Dönme meselesinin varlıklı olmakla bağlantısını çözdükten sonra, "Evet döndü, hem de şahane döndü; artık bir sürü evimiz, arabamız, yatımız, katımız, bankada bir dolu paramız var" diyebilmek istedim.

Okuldan gönderdikleri forma, "Babanızın mesleği" kısmına neden "İŞÇİ" yazdığını bir türlü anlayamadım,
"o makine mühendisi aslında" diye açıklamak zorunda hissettim hep...

Sanki acizdik
ve 
babam aciz olduğumuzu haykırmak istiyordu :)
Çocukça belki ama böyle düşünüyordum...

Babamın neden hayali ihracat yapmadığına, neden hırsızlık yapmadığına, neden patronlarının yalakası, uşağı olmadığına, bağladığı işlerden neden kendine düşen payı almadığına bir türlü anlam veremiyordum. Etrafımda bunları yaparak yaşayan aileler güller gibi geçinip giderken biz hep geçim derdiyle mücadele ediyorduk.
Benim özel okulda okuyabilmem için, burs almam gerekmişti. Burs almak için de çok çalışmam... Canım çıktı çalışmaktan, alnımın teriyle aldım burslarımı; üniversitede okurken başladım bir yandan harçlığımı kazanmaya. Ama hep mücadele, hep mücadele... Neden diye sorup durdum kendime sürekli.

Babamsa hep "Atatürk'ten, Marks'tan, Nietzche'den, Seneca'dan..." bahsetti. Boy boy kitaplarını koydu önüme.

"Emek, hak, eşitlik..." dedi.

"İlhan Selçuk, Atilla İlhan, Server Tanilli, Uğur Mumcu; Deniz Gezmiş, Che Guevera, Castro..." dedi.

Bir dolu hikayeler anlattı, çoğunda gözleri dolarak. Çoğunda ağlayarak.

Ben onu anlayamadım. Anlamayı reddettim.

Hayat akıp geçiyor.
Geçen zaman içerisinde ben babam gibi birini görmedim. 
Sözünü dolandırmayan,
Kimseye hoş görünmeye çalışmayan,
Ne ise o olan,
Dürüst,
Samimi, 
Hakikati savunan,
Hiç bir şeyden korkusu olmayan,
Aç kalma pahasına ideallerinden vazgeçmeyen,
Doğru bildiğini sonuna kadar savunan,
Taraf olan,
ve hangi tarafta olduğunu HAYKIRAN!
Ben babam gibi birini görmedim.

...

ve bugün 40 yaşında, 
Geldiğim noktada,
Yaşadıklarım ve gördüklerim,
Babamdan her zaman duyduğum ve duymaya devam ettiğim kavramlar
Artık bir şeyler ifade ediyor.

Ne demek istediğini anlıyorum babacığım.
Seninle gurur duyuyorum.
Babam olduğun için çok mutluyum.

Ve biliyorum ki,,
Senin gibileri var olduğu müddetçe
Başka bir Türkiye mümkün!
Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti,
Atatürk'ün çizdiği yolda ilerlemeye devam edecek.

Seni seviyorum babacığım.

Ben EYLEM YALIN.
Akif YALIN'ın kızı olmaktan gurur duyuyorum.

Yazım, değerli Işıl Özgentürk kanalı ile 28 Eylül 2014 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde, Işıl Hanım'ın köşesinde yayınlandı.