Tayfun, Uğur ve Hakan’ın Canı; Kaan, Naz ve Mina’nın Biricik Babaannesi…

ANNEMİZE…

Gittiğine inanamıyorum.
Bir şekilde kabul edemiyorum, aklım almıyor.
Bu kadar ani olmamalıydı.
Mina'nın babaannesiyle geçireceği uzun yıllar olacaktı.
Sen ona babaanne kurabiyeleri, ev reçelleri, poğaçalar yapacaktın yine.
Mina'ya akıl verecektin.
Şımartacaktın onu.
'Kurban olsun babaannesi ona' diyecektin.
...
Dönecektin yazlıktan.
Sana gelecektik ma-aile; oğulların, gelinlerin, torunların.
Yemekler yapacaktın bize.
Mutfak masasının etrafında oturacaktık.
Sevgili oğulların ve torunların için köfte, patates olacaktı mutlaka. 
Pilav, yaprak sarması, Maraş usulü kuru patlıcan, biber dolması.
Ben seviyorum diye kısır da olurdu mutlaka, sumak ekşili.
Sarımsaklı, yoğurtlu bir şeyler de tabii ki.
Ekşili çorba, bulgur köftesi, içli köfte...
Ve hiç kimsenin bir türlü senin gibi yapamadığı kıvırcık salata; yağı, limonu tam kıvamında...

Hepimiz önce şöyle bir bakacaktık, bir kuş sütü eksik sofraya;
Hele bir böyle söylemeye kalkalım, "bulur koyardın kuşun sütünü de tam ortaya"
Sonra nereden başlayacağımızı bilemeden yumulup yemeklere,
Ağızlarımızı şapırdata şapırdata, "ımmmm, nefis nefis"sesleri,
"Ellerine sağlık annem",
"Şu dolmayı da kimse senin gibi yapamaz",
"Ben bu yapraklara hastayım",
"Kısır muhteşem olmuş, tam istediğim gibi, ne de özlemişim",
"Ellerine sağlık anneciğim, hangi aralık yaptın bütün bunları?"
Hakan hemen atılıp "9 Aralık" diyecek,
Tayfun'da bir dolu hikayeler, sanırsın hiç sonu gelmeyecek,
Uğur yine sessiz, kendi halinde, kıs kıs gülecek,
Sen "Aman bunu yapmakta ne var, siz isteyin ben hep yaparım yavrucuğum" derken sen,
Yüzünde koskoca bir mutluluk belirecek...
"Evlatlarım için herşeyi yaparım" diyeceksin ve her zaman söylediğin gibi tekrar edeceksin "Eylem bak, kolunu ver deseler hiç düşünmem veririm yeter ki evlatlarım mutlu olsun" diyeceksin...
ve devam edeceksin: "Hep böyle bağlı kalın birbirinize, sakın ola ayrılmayın..."

Herkes sıkıntılarını, takıntılarını dökecek ortaya,
"Aman, hayat kısa, değmez üzülmeye, neyiniz eksik yavrum, şükredin, şükredin Allah'ın gücün e gider" diyeceksin,

O arada yemek faslı bitecek,
Oğlanlar "Annem çayın var mı?" diyecek;
Sen hazırlıklısın, koymuşsun onu da demlenmiş bile,
Her şey tam da olması gerektiği zamanda, her zamanki gibi,
Ve sen de kendinden emin,
10 numara bir anne, 10 numara bir ev hanımı olarak,
"Hazır yavrum hazır, siz geçin salona ben getiririm çayınızı" diye cevap vereceksin.

Oğlanlar salona geçecek, pencerenin önündeki yerlerini alacak,
Sen çayları koyacaksın,
Yanına da unutmamışsın tabii ki,
Tabii ki canım, unutur musun hiç,
Almışsın çayla yenilecek bir dolu kurabiye, bisküvi, galeta,
ve kuruyemiş,
Çaylarını vereceksin...

Onlar kardeş kardeş muhabbet ederken,
gelinlerle mutfakta türk kahvesi içeceksin,
sigaranla...

Nasihat edeceksin, "Kocalarınızın kıymetini bilin, evlerine bağlılar, içkileri yok, kumarları yok, bir dediğinizi iki etmiyorlar, kıymet bilin yavrum; üzmeyin birbirinizi... Siz mutluysanız, benden mutlusu yok. İnanır mısın Eylem, kapıdan içeri girdiğinizde yüzlerinize bakıyorum hemen, canınız sıkkın m, iyi misiniz, herşey yolunda mı diye; sorun yoksa tamam, benden mutlusu yok; ama üzgünseniz, o gece uyku yok bana. Siz iyi olana kadar huzur yok..."

Sonra, daha önce defalarca dinlediğimiz hikayeleri sanki ilk defa anlatıyormuş gibi anlatacaksın,
biz de sanki ilk defa dinliyormuş gibi dinleyeceğiz;

Çınarcık'tan döndün ya, yazın komşularda illa olmuştur bir kaç vukuat,
onlardan bahsedeceksin...

Ayakların seni mahvediyor, dizlerin çok fena, nasıl şişti bacakların bak,
geceleri uyuyamıyorsun, sabahı sabah ediyorsun,
saçını taramak gelmedi içinden bugün, geceliğini biz gelmeden önce çıkardın üstünden...
anlatacaksın...

Ya da Füsun'la Bostancı'ya gittiniz, çay bahçesinde oturdunuz, ah nasıl iyi geldi...
anlatacaksın...

veya Tayfun bugün seni ve Aysel ablayı alıp balık yemeye götürdü...
Hilton Oteli'nin çatısında çay içtiniz...

"Baban öldükten sonra Tayfun artık benimle ilgilenmez diyordum, ama hiç yalnız bırakmıyor; Allah onun tuttuğunu altın etsin, Allah ne muradı versin..." derken çok huzurlusun...


Sonra" hadi bakalım biz de salona geçelim, 
oğlanların yanına" diyeceksin,
ve devam edecek sohbet orada...

Uykular gelince, daha biz yeltenmeden kalkmaya,
"Hadi bakalım yorgunsunuz, gidin evlerinize" diyecek,
Yemeklerden kalanları pay edeceksin üç eve.
Gelinlere, "Aman kaplarımı geri getirmeyi unutmayın,
tekrar bir şeyler vermek istediğimde kap kalmıyor sonra" diyeceksin;
aslında unutacağımızı bilerek...
Bir de "Ay çok güzel şuranın beyaz peyniri size de aldım, halis tereyağından da koydum, zeytine bak bakalım sevecek misin" diyeceksin, çünkü yetmemiş, onlardan da almışsın bize; boğazından gitmezmiş yoksa...

Az daha unutuyordum, "hediyeler tabii ki"
Her birimize seveceğimiz bir şeyler almışsın yine,
"Al bakalım Eylem beğenecek misin, ben çok beğendim, sana çok yakışır" diyeceksin;
mağazadaki kız sormuş "teyze kime alıyorsun?" diye;
sen de "gelinime" demişsin,
o da "gelinin ne şanslıymış" demiş...
Anlatacaksın anneciğim,
Biz de dinleyeceğiz ve sarılıp boynuna,
"Anneciğim çok teşekkürler, çok güzel oldu, bayıldım; çok teşekkür ederim, nereden bulursun böyle şeyleri..." diyeceğiz...

Başını şöyle yana eğip gülümseyeceksin, "aaa teşekkür edecek ne var, alacağım tabii ki, sen benim kızımsın" diyeceksin... Birbirimize sarılacağız yine... 

Oğlanlar, "hadi sallanmayın, gidiyoruz" derken;
Sen hazırladığın yiyecek dolu torbaları ellerine tutuşturacaksın,
biz taşıyamayız ağır olur diye düşünerek...

Sarılıp öpüşeceğiz anneciğim,
herşey için teşekkür edeceğiz,
"ellerine sağlık"
...
ne yaptım yavrum ne yaotım ki..."
"siz gelin ben hep yaparım..."

Seni seviyorum anneciğim!

Bugüne kadar sana hep teşekkür ettim Hakan gibi bir evlat doğurduğun için;
tanıdıkça, ve özellikle de anne olduktan sonra "ne iyi, ne hayırlı evlatlar yetiştirmişsin anneciğim, böyle adamlar yok" dedim, ellerinden öptüm;

Şimdi sana teşekkür ediyorum,
Bu kadar güzel bir insan olduğun,
hayatımızı güzelliklerle yonca gibi işlediğin,
bizlere sevgini, kıymetli nasihatlerini verdiğin,
ve sadece ama sadece SEN olduğun için...

Huzur içinde uyu annem,

Biliyorum ki, "kalbimizdesin"
Biliyorum ki, "nefesimizdesin"
Biliyorum ki "Ruhumuzun derinliklerinde hep bizimlesin"...

Seni seviyorum anneciğim...

Nur içinde yatıyorsun, mekanın cennet olmuş...



Mina'nın doğum günü ve curcuna

Mina'nın doğum günü çok keyifliydi.

Davet ettiğimiz tüm arkadaşlarımız gelebildiler, bir kere en güzel kısmı buydu.

Sinoş ve annem; Nuki ve Atılay; Feryal, Cenk, Esma; Serkan, Funda, Ada, Mira; Özti, Seda, Ömer, Zeynep; Lavanta Serpil; Ayça; Hande Ocak ve ikizleri; Alper, Gülru, Aksel; Ceylan, Güneş; Nilly ve Mira; Porsuk, Banu, anneanne ve Deniz; Gürcan; Agrilia Melih ve Fatma; komşu kızı Gülsüm Naz...

Winnie the Pooh pastamıza bayıldım.

Bir Pamuk Prensesimiz vardı, Mİni Club'ten ayarladığım Feride.

Müzikler ve Satsuma Votka nefisssti. Cenk the Salça sağolsun :)

Çocuklar epey coştular :)

Büyüklerin de keyifleri yerindeydi.

Akşamına Alancha'da yemek yedik. Şahane oldu.

Ferikolar bizde, Serkan'lar otelde kaldılar. Pazar günü Quente'ye gittik denize, Emrah ve Sibel de katıldı ekibe.

Pazartesi bizde öğle yemeği yedik Ferikolar ve Serkan'larla; sonra herkes evine döndü...

Sinoş, bayram tatilini fırsat bilip tüm haftayı bizde geçirdi. Mina bir saniye olsun yakasından düşmedi...

Tam 1 hafta sonra da Deniz, Cas ve çocuklar geldiler kalmaya :) harika bir haftasonu geçirdik birlikte...

işte böyle...




Akıl almaz bir hızla öğrenmek bu demek sanırım

Her gün şaşırır mı bir insan çocuğundan duyduğu yeni şeylere?

Yazmazsam unutacağım ama her şey süreç içerisinde öyle bir doğal cereyan ediyor ki, şu sıralar tüm yaşadıklarımızı yazmak imkansız gibi...

Uyumadan önce kitaplarımızı okuyoruz. Bu akşamki kitapta bir konserden bahsediyordu. Mina hemen "anneanne de şarkı söylüyor" dedi. Herşeyden önce konser ve şarkı söylemek arasında bağlantı kurdu. Anneannesinin 2 ay önceki konserine atıfta bulunarak...

Babası bu sabah, Atılay'ın hediye ettiği, aynısından Atılay'da da olan şapkayı taktığında, "Aaa babam Atılay'ın şapkasını takmış" dedi.

Kahvaltı yaparken, "annecim gelir misin?" diye elimden çekiştirdiğinde, "Bekle canım, tabağımdakileri bitireyim" dedim. Sonra sohbete daldım, unuttum Mina'yı. O unutmadı, boş tabağımı göstererek "Bak bitti, kalk annecim" dedi.

2 gündür Deniz ve Cas bizdelerdi, çocuklarla beraber. Timur (2,5) ve Teoman (5) çok tatlılardı. Avrupa modelinde yetiştirildiklerinden olsa gerek, hemen herşeylerini kendi başlarına halletmeye alışkınlar. Mina onları epey gözlemledi.

Gece uyku zamanı geldiğinde, Mina'ya kitap okuduktan sonra, onları örnek verdim. Kendi kendilerine yataklarında uyuduklarını anlattım. "Hadi biz de öyle yapalım canım. Sevdiğin 2 oyuncağın da seninle gelsin" dedim. Yatağına koydum Mina'yı ve çıktım odasından. Bir kaç dakika sonra "Annecim gelir misin?", gittim yanına, "iyi geceler yavrum, aferin kendin uyuduğun için. Ben de odamdayım" dedim. Sonra çıktım. Bir kaç dakika sonra yeniden seslendi. Bu sefer, "Aferin kızıma, kendi uyuyor" dedim ve gitmedim.
Uyudu akıllı bıdık!

Heyyy, bir başka güzel haber de kolluklarla yüzüyor olması. Son 2 haftadır harika yüzüyor Mina. İlk başta simit denedik, sevmedi. Sonra can yeleği denedik, fena değildi, hatta ayaklarını yerden ilk yelekle kesti. Ama kolluk hayat kurtardı. İlk denemeyi Ada'nın kolluklarıyla yaptı :) sonrası geldi. Tabii ki yine Mira ve Ada'yı izleyerek... :)

Alaçatı'da geçen günler ona iyi geliyor. Temiz hava, bahçede oyunlar, saatlerce suda olabilmesi, özgürlük, çıplak gezmek, yalın ayak olmak... hepsi Mina için...

seviyorum kızımı!

Mina'nın 2. yaş doğum günü

Mina 2. yaşına da Alaçatı'da girecek.

Bir klasik oldu sanki bizim için. Ne güzel de oldu.

Vallahi de billahi de çok güzel oldu.

Doğum günü bahanesiyle, sevdiklerimizi topluyoruz yanımıza.

Bu yılki partide 25 + yetişkin, 15 + çocuk olacak. Bayılıyorum böyle toplanmalara!

Partinin sürprizi, arkadaşımız Cenk, nam-ı diğer Salça; Nu Teras'ın DJ'i, sevgili Cenk, kızımızın doğum gününe gelmeye, kokteyllerimizi hazırlamaya razı oldu. Ne mutlu bize :)

Kısmetli kızımın doğum günü elbisesini Nüki aldı.

Kostümünü de Aşkın, taaa kışın vernişti. Melek kostümü :)

Babasıyla bana da süslemeler kaldı. Bir de menü.

26 Temmuz Cumartesi kutlayacağız. Akşamına da Alancha'da yemek ayarladık, Çınarcıks olarak. Hadi bakalım eğlencenin dibine varalım.

Anneannemiz ve teyzemiz de geliyor Cuma sabahı. Sonrasında teyzemiz 1 hafta burada!

Mina coşacak!

canım kızım!




Alaçatı 2014

Alaçatı sezonunu açmadan önce, diğer bir deyişle daha İstanbul'dayken, mırın kırın ediyordum "hala buralarda mısın, ne güzel evin var, gitsene" diyenlere.
2 hafta önce geldim ve bu yıl ilk defa tadını çıkarıyorum buranın.
İstanbul'un tozunu kirini attım üzerimden.
Cam gibi deniz.
Arkadaşlarımız yanımızda.
Bir oradayız bir burada.
Kızım büyüdüğü için her şey bir pıt daha rahat...

Alaçatı yine canlı.
Hacı Memiş, her yıl daha da güzelleşiyor.
Artık daha çok bu taraflarda zaman geçirmek istiyorum.

Çıs tak çış tak yerine, daha sakin müzikler,
sohbete imkan veren ortamlar...
Agrilia mesela, Salça'da bir kadeh bir şeyler içmek,
ay Alavya'da şahane olmuş; feng şui oteli sanki, çok etkileyici bir ambians...

Sonra sakin sakin eve dönmek...

Çeşme Marina'yı da seviyorum.
Hayal Kahvesi çok güzel oldu, her akşam canlı müzik.

Arada Ildırı Manzara'ya kaçmak, gözleme, lokma yemek şahane.

Sakız'a bile gittik arkadaşlarımızla.
Yemek, gezmek iyi geldi.

Bir de tekne tabii ki. En güzel tekne hem de,
arkadaşımızın teknesi :)

Hepsinde Mina da var.

Daha ne isterim :)

yazın tadını çıkarmaya devam...

SAKIZ ADASI desem... Mina'nın ilk yurtdışı tatili...

Bu sabah 09:15 feribotu ile Çeşme'den Sakız Adası'na gittik Nuki ve Atilay ile birlikte.

Mina'mız ilk defa yurt dışına çıktı. 
Pasaportunu ıslattık anlayacağınız.

İlerisi için kendime hatırlatma, gitmek isteyenler için de notlarım şöyle:
 
Mümkünse hafta içi gidin.
Vize için tek adres Ertürk@Çeşme polis karakolu karşısı.
Feribot 30 dk sürer.

1.Araba kiralama - Petros Vasilakis:
+30 694 4334898

2.Restoran- Agyra.
Add: Megas Limionas
Owner - Yorgo
Tel: +302271032178
Merkeze yarım saat.

Mezeler degisik ve guzel.
Bira fresh chios beer.
Ispanaklı köfte
Karides bacon
Jumbo karides
Greek salad
Ahtapot
Kalamar
Magic mushroom (fena degil)
Çocuklar için spagetti bolonez
Köfte güzel
Balık çeşitleri (tazesini söyler)

Burada denize de girilir, önünde plaj var. Ayrıca çocuklar için salıncak ve tırmanma kulesi :)

Buradan Mesta ve Pyrgi'ye gidebilirsiniz.

3. Şarküteri alışverişi - Mario:
Peynir çeşitleri ve kuru etler
Siparişi ver, parayı öde, geri dönüş saatinde feribot iskelesinde teslim eder.

Yukarıdakilerle adanın %90'ını yaparsınız.

Turistik görülecek diğer destinasyonlara geçen yıl gitmiştim, hatırlayamıyorum yazmamışım :(

iyi seyahatler!

Anneannem için...

Aşağıdaki teşekkür yazısının içeriği konuyu özetlediği için uzun uzun yazmadım:

Değerli Kifidis Ailesi,

Hayatımızı kolaylaştırmak üzere yola çıktığınızın çok güzel ve anlamlı bir örneğini bu hafta içerisinde yaşadık.

Huzurevine yakın zamanda yerleştirdiğimiz sevgili anneannemizin en büyük dileği bir tekerlekli sandalye idi. Ancak maalesef kendisi yürüyemediği için uygun modeli ancak kaldığı yerde test edebilecek durumdaydık. Bu durumu bu hafta Kifidis merkez ofisini arayıp Figen Sevilmez Hn'a aktardım. Bu şekilde bir hizmetin söz konusu olmadığını belirttiyse de konunun hassasiyeti nedeniyle müthiş bir ilgi gösterdi. İhtiyacımızı aktardığımda bize tam anlamıyla danışmanlık yaparak uygun olabilecek ürünler hakkında bilgi verdi.

Hayatımızı rahatlatacak, aklımıza gelmeyen farklı çözümleri de sundu ve 2 gün içerisinde tüm organizasyonu yapıp Kandilli'deki huzurevine ürünlerle birlikte bilfiil geldi.

Anneannemin ne kadar mutlu olduğunu, ne kadar umutlandığını anlatamam. 90 yaşında bir insanın hayatına dokunmak ne kadar manidar! İsteğini yerine getirdik ve onu huzura kavuşturduk.
 
Yıllardır güvenle kullanmakta olduğumuz Kifidis ürünlerinin ve markasının ne kadar büyük ve güçlü olduğuna dair müthiş bir deneyim yaşattınız. Başta Figen Hanım olmak üzere, sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır.

Sağ olun, var olun...

Eylem YALIN

Mina'dan inciler, "pırtılmış", "hızma"...

Mina bugün yırtık kotuma bakıp "pırtılmış"dememz mi!

National Geographic'in bir fotoğraf derlemesine bakarken de, Afrikalı bir kadının burnundaki hızmayı gösterip "hızma" dedi.

Olacak iş değil.

Ne versek hızla alıyor, son hızla!

Böyle bir potansiyelimiz olduğunu bilmek garip hissettiriyor. Aynı hızla öğrenmeye devam etsek ne güzel olur.

Mina ne çok konuşuyor!

Günler günleri kovalıyor.

Mina epey konuşmaya başladı. Kelime hazinesi çok zengin, hemen her derdini anlatıyor artık, ne istediğini, ne istemediğini söylüyor. Bizim söylediklerimizin de hepsini anlıyor. Cin gibi. Algılar müthiş açık!

Eğleniyoruz kızımla.

Oyunlar oynuyor, kitaplar okuyor, resim yapıyor, dans ediyor, parka gidiyoruz!

Tırnaklarını keserken mızmızlanıyordu, ona da bir çare buldum. "Hadi bakalım, manikür yapıyoruz" diyorum, o da "Manikür, manikür!" diye koşuyor peşimden.

Mina'yı mama sandalyesine oturtuyorurm. Renkli bir tabağa ılık su ve içine biraz Mina'nın şampuanından damlatıp Mina'nın önüne koyuyorum. Ellerini içine sokup oynamaya başlıyor. Biraz oynadıktan sonra -ki bu arada tırnakları yumuşuyor- alıyorum bir elini, başlıyorum tırnaklarını kesmeye. Kesme işi bittikten sonra minik tırnak fırçası ile tek tek fırçalıyoruz :) hafif gıdıklanıyor, çok hoşuna gidiyor. Sonra diğer ele aynı şeyleri yapıp bitiriyoruz işimizi.

Onunla bu kadar zaman geçirebildiğim için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

Hala onu annem olmadan evdeki yardımcımıza bırakıp bir yerlere gidemiyorum. Sadece uyuduğu zamanlarda yapabiliyorum bunu.

Şu anda babasının kucağına oturmuş çocuk şarkıları dinliyorlar iphonedan. "5 little monkeys jumping on the bed". Mina animasyonları izleyip babasına soruyor, "Aaaa o ne o ne? bu ne yaptı?" diye soruyor... Şaşırıyor, "aaaaa...."

ve şarkı bitti, bizimki vız vız vızzzzzzzzz "Bi daaaa, bi daaaa"

çok tatlısın yavrum!

seni seviyorum!


Kandilli Sabanlı Dinlenme Evi

Anneannemi bir bakımevine yatırdık.

Anneannem bir süre bir dinlenme evinde kalacak.

İki ifade arasında ne kadar büyük fark var.

Gerçekleşen ilki, ancak hissiyat aynı ikincisindeki gibi.

O çok mutlu.

Ananişim çok mutlu.

Daha yeni, çok yeni; Cumartesi günü götürdük onu.

Pazar akşamı görmeye gittim. Nasıl keyifliydi. Beş yıldızlı otelde gibi. Bakılıyor, masajlar yapılıyor; yemekler güzel, ikramlar, ilgi...

İçim çok rahat.

88 yaşında.

Bu zamana kadar yanında kimsecikleri istemedi. Kendi başına idare etti, elinden geldiğince.

Ta ki geçen hafta yatağından inerken kayıp yerde kalıncaya dek.

Neyse ki bir şey olmadı. Bir yeri incinmedi, kırılmadı. O hakkını 4 sene önce kullanmış, kalçasını kırmıştı. O dönem bir süre zorunlu olarak yanında yardımcıları oldu, ama toparlanınca ilk iş onları gönderdi.

Güçlüdür benim ananişim.

Bana çok emek verdi.

Çocukluğumda onunla ilgili hatıralarım hep güneş dolu :)

İçim öyle rahat ki, şu anda bu satırları yazarken gülümsüyorum.

Kandilli'de bir dinlenme evinde.

Yeni açılmış. Oradaki 8. sakin.

Böyle diyorlar onlara, "sakin"...

Apartman sakini gibi.

Ananişim hiç de sakin değildir aslında, çok cadıdır. Gülesim geliyor şimdi onunla "sakin"liği bağdaştrmaya çalışırken.

Yeri Sinem buldu, beraber gidip konuştuk. Aynı gün ambulansı ayarladık.
En zoru ananişimi ikna etme kısmıydı.
İki kızının yürekleri yetmedi konuşmaya.
...

Ben konuştum.

Önce 'katiyen hayır' dedi.

Sonra iyi bakılacağını, rahat edeceğini, sosyalleşebileceğini, eski kuvvetini kazanınca da evine dönebileceğini söyledim.

İtiraz etmedi.

Bilemedim, beni susturmak için mi öyle yaptı, yoksa gerçekten "tamam" mı dedi.

Eğer aynı gün götürmesek olmayacaktı.

Ambulans geldiğinde, hala emin değildi sanki gerçekten bir seyahate çıktığından.

Hiç zorluk çıkarmadı. Sadece, "bari yarın olsaydı, bugün yorgunum" dedi.

Sinem onunla ambulansa bindi.

Biz annemle arkalarından takip ettik.

Yolda hep ananem için evince yalnız olmasından daha iyi olacağını konuştuk.

"Sanki kaplıcaya gider gibi..." dedim. Romatizması olduğu için oldum olası sever kaplıcaları.

Ve gittik oraya.

Yerleştirdik odasına.

Yere kadar camlar, nefis bir bahçe manzarası ve "Gül" isimli odada.

Bir oda arkadaşı da var.

Boncuk teyze dedim ona. Çok konuşuyor ama tatlı hatun.

Sabahın köründe ananişime meyve tabağı hazırlamış getirmiş, oturmuş yanıbaşındaki sehpaya sohbet etmişler.

Ananişimin başucuna kitabını koyduk: Füreya ve fotoğraflarımızı :)

İyi gelecek ona.

Canım ananişim.

Sağlıklı, huzurlu, mutlu ol.

Sen güzellikleri hak ediyorsun.

Seni seviyorum...

Canım kardeşim, iyi ki varsın.

Sen olmasan zor olurdu tüm bunları organize etmek.

Birbirimizi ne güzel tamamlıyoruz...

Minama kolayca kavuştum

Doğum denen şey var ya, daha doğrusu normal doğum denen şey, meğer hiç de öyle abartıldığı gibi zor falan değilmiş!

Ben zaten hiç öyle olduğunu düşünmedim nedense;
yani genelde herşeyin kötü tarafını düşünen ve hemen her konuda "olumsuz" yorumlardan daha çok etkilenen biri olmama rağmen doğum konusunda kafam hep çok rahat oldu.
Daha doğrusu, işin fiilen doğurma kısmını son ana kadar hiç ama hiç düşünmedim.
Aslında bu da bir işe başlarken, pek de sonuna konsantre olan tipte ya da sonunu da planlayacak kadar sabırlı tarzda bir insan olmamamdan kaynaklanıyor herhalde. Bu vakada, benim için herşeyi kolaylaştıran faktör oldu galiba.

Doğum sancılarm başladığında saat gece 11:30'du. Tabi ben o sırada bunun doğum sancısı olup olmadığından emin değildim.
Bir hafta önceki doktor muayenesinde sevgili doktorum Cengiz Bey ile aramızdaki dialog şöyle geçmişti:

- Zeyno gel takvime bakalım, kendine bir gün seç.
- Nedenmiş, ben normal doğum yapacağım.
- Tamam da, zamanın geldi, haftaya bebeği almamız gerek.
- Nasıl yani?
- Bir gün seçeceğiz sen geleceksin yatacaksın, sonra seni doğurtacağız.
- Hmmm, suni sancı gibi birşeyler mi yapacaksınız?
- Yahu yapacağız işte birşeyler, sen  o kısmını bize bırak.
- Peki bebek kendiliğinden de gelebilir öyle değil mi?
- Evet, yola girmiş...
- Cengiz Bey bir arkadaşım doğum için Amerika'ya gitmişti, zamanı geldiği halde bebek hala doğmaya niyetli değilmiş, doktoru da ona "çık tempolu yürü, her zamanki tempondan daha yüksek bir tempoda, sonra da eve git ve ya soğuk ya da sıcak duş al" demiş, doğumu hızlandırmak için, ne dersiniz? Olur böyle şey?
- Walla ben hiç duymadım, istersen dene.


İtiraz etmediğine göre bir sıkıntı yok diye düşündüm, ve o günden itibaren yürüyüş hızımı artırdım, süremi de.
Ama duş kısmını abartmadım, bebişe o kadar da şok etkisi yaratmayayım diye geçti aklımdan.
Bir yandan da ona sinyal gönderiyordum, "bak uzun süre ayakta kalıyorum, sen iyice aşağı in bakalım, gel artık yanımıza..."

Bizimki sözümü dinledi ve tam da gelmesi gereken günde 9 ay 10. günde sancılarla kendini gösterdi...

Hamileliğim boyunca canım spesifik birşey çekmemişti. O gece ruffles istedim. Oldum olası sevmişimdir patates cipsini. Yedim afiyetle.

Sancılarım başlayınca, Hakan da açtı laptopını ve önceden indiridiği bir programdan başladı takibe.

devamı sonra...





Mina'nın Erenköy'deki günleri nasıl geçiyor

'Annesinin kuzusu, minicik de yavrusu' diyor benim tatlı kızım :)

Parkta en çok trombolinde zıplamayı seviyor!

Kitap yerine kipak demesine bayılıyorum!

Evimize yakın bir anaokulu var. Bahçesinde Dost isimli bir köpek sürekli bizi bekliyor sanki. Mina oradan geçerken mutlaka sesleniyor: "Dost!", "Dostum!", "gel, gel"

Şaşkınbakkal sahiline inmeyi seviyoruz. Oradaki parka gidiyoruz, bizimki oynuyor zıp zıp! Köpeklerin peşinden koşuyor. Kar, Laçi, Şila... bu köpeklerin hepsiyle oynuyor Mina.

Hareketli bir çocuk.
Eğlenceli.
Bir espri anlayışı var. Bazen bizimle bayağı dalga geçiyor. Bildiklerini söylemiyor ya da yanlış söylüyor bile bile.

Mutlu.

Mutlu ve huzurlu bir hayatı olsun istiyorum.

Bunun için kendi üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum.

Ben mutlu olursam, Hakan ve ben birlikte mutlu olursak Mİna da mutlu olur.

Canım kızım!




Duygusal özgürlüğe giden yol ve bu özgürlüğün vaadedecekleri...

"Duygusal özgürlük" diye bir kavramla, bir yaklaşımla tanıştım yakın bir zamanda.
"Emotional freedom" olarak ifade edilmiş, hatta "EFT - Emotional Freedom Techniques" şeklinde uygulamalar var. Bir kaç hafta önce 1 günlük bir grup çalışmasına katıldım. Enteresandı.

Daha enteresan olanı, çalışmayı takip eden günler içerisinde, evde oturduğum bir akşam, gözüme kütüphanemde duran "Duygusal Özgürlük" kitabının ilişmesi...Böyle bir kitabımız olduğundan bihaberdim. Alırken de konuyu "eft" olduğu için değil, eminim arka kapağındaki notlar ilgimi çektiği için almışımdır, çünkü şu çalıştaya katılana kadar bu kavramla ilgili herhangi bir bilgim yoktu.

Arkasındaki notlarda diyor ki "bu kitap, kendilerini daha büyük şeylerin beklediğine inanan fakat onları henüz gerçekleştirememiş olan herkes için çok değerli bir rehber niteliğinde..."

ve devam ediyor:

"Sevmeyi biliyor musunuz?"

Biliyor muyuz?

Biliyor muyum?

İşte böyle başladım okumaya.

O 1 günlük çalışmaya iyi ki katılmış ve bu konuyu duymuşum çünkü konu ile ilgili detayları okumak iyi geliyor. Sade bir dille çok tanıdık hikayeler anlatılmış içerisinde.
"Bir ben var bende benden içeri" sözünün içinde geçen o iç benlikler...
Rüyaların önemi...
Hissettiklerimiz...

Olaylara verdiğimiz tepkileri, özellikle bizi üzen, kızdıran, çileden çıkaran durumları nasıl yönetebileceğimizi; kendimize ve çevremize en az zararla, olgun ve olumlu bir yaklaşımla nasıl idare edebileceğimizi anlatıyor.

Duygusal özgürlüğün bize dinginlik, mutluluk, canlılık, neşe getireceğinden; çevremize karşı daha yapıcı ve anlayışlı olacağımızdan bahsediyor...

Kitabın yazarı Judith Orloff.

İlgilenenlere duyurulur...





Kızım büyüyor

Mina inanılmaz bir hızla büyüyor.

Geçenlerde İngilizce 'A, B, C, D, E, F,G'nini ardından 'yumuşacık G' demez mi? Hakan'la gülmekten kırıldık :)

Bir kaç hafta önce masada oturmuş birşeyler karalıyordum, bir kaç kez yanıma gelip "anne, anne" dedi, ben de "dur işim var şimdi, birazdan bakacağım" deyip başımdan göndermeye çalıştım. O ne yaptı? Kolumun altına girip sakin sakin "annesinin kuzusu minicik de yavrusu" diye mırıldanmaya başladı.
Elimdeki kağıdı, kalemi fırlatıp ona bir dönüşüm var: "sennnnn! sen neler söylüyorsun cannnn" dedim ve gerçekten eridim...

Hayatıma girdiği günden beri tüm dengelerimi alt üst etti.

Özgürlüğüm tamamen ortadan kalktı,
istediğim saatte istediğimi yapmak" diye bir şey kalmadı;
şu anda o uyuduğu için yazabiliyorum bir şeyler,
ve elim kalbimde çünkü kıpırdanıyor, her an uyanabilir
:)
tanrım bu nasıl bir heyecan!

ona olan sevgimi anlatmaya çalışmak manasız,
anne olan herkesin aktardığı şeyler hissettiklerim

kafamı toparlayıp yazamıyorum içimden geçenleri
çok şey geçiyor aklımdan
...

Mina epey güzel konuşmaya başladı,
pek çok şarkıyı söylüyor;

"ba ba black sheep,
dandini dandini dastane,
old mac donald,
uyusun da büyüsün ninni... ve özellikle "tıpış tıpış" kısmını çok seviyor,
mini mini bir kuş donmuştu,
...
köpek uçmak istemiş, bir gün kargaya gitmiş...
karga karga gak dedi,
annecim annecim baksana, şampuanım bitti alsana,
pazara gidelim, bir tavuk alalım, n'apalım...
horozumu kaçırdılar, damdan dama uçurdular,...
wheels of the bus go round and round..."

bunlar dışında bir de dans şarkılarımız var coştuğumuz:
"dev adam, 12 dev adam,
all the single ladies,
mosa mosa,
boom boom pow,
shoop shoop song,
ve tabii ki gangnam style"

hmm, "Ankara'nın bağları" deyince "büklüm büklüm" diyor :)
bir de "pıtı pıtı çekirge"miz var.
Bunlarla da çok fena ayaklanıyor...

Erenköy'deki evimize geri taşındığımızdan beri, her gün Cadde ve Şaşkınbakkal sahildeki parktayız;
taşınma arifesindeki 4 ayımız da anneannemizde geçtiğinden, Özgürlük Parkı idi mekanımız...

Doğduğundan beri en iyi yaptığım şeylerden biri onu her gün dışarı çıkarmak oldu,
yaz kış; soğuk, yağmur, kar,... demeden...

Çok zormuş anne olmak,
hayatımın en zor dönemi,
onunla ilgili hiç birşeyi erteleyemiyorum,
ilk defa bir şey kendimden öne geçti,
ilk defa bu kadar ciddi bir kararın altında ezildiğimi hissediyorum - evde onunla kalmaya karar verdiğim ve işi fiilen bıraktığım gün benim için tarihi bir gündü...
Evde boğuluyorum,
Mina ile kalmaya karar verdim, ancak herşeyi "zorluk" olarak görmek onunla geçen zamanın tadını çıkarmamı engelliyor,
Bazen gerçekten çok mutluyum ama çoğu zaman öyle çok sorumluluk, endişe ve planlanması gerektiğini düşündüğüm onca konu... beni bloke ediyor, geriyor, aşağı çekiyor...
Bir türlü rahat, "relax" denilen cinsten bir insan olamadım,
Haliyle öyle bir "anne" de olamıyorum...
İtitraf etmeliyim, bütün günü onunla geçirmekten sıkılıyorum,
Yüreğim ağırlaşıyor resmen, göğsüm sıkışıyor,
kaçmak istiyorum
ama bir yandan da
onu bırakamıyorum,
yani sadece annemle olduğu zaman içim rahat;
bunun dışındaki bir durumu düşünmeye bile tahammül edemiyorum...



Mina için yazmak

Mina için yazmak istedim.
Ona özel anları, ileride bakıp güleceğimiz, ağlayacağımız, hatırlamaktan mutlu olacağımız herşeyi not edeceğimi düşündüm.
Ama yapmadım.
Bir miktar yaptım ama çok az ve düzensiz bir şekilde.

Bazı şeyleri telefonuma not almıştım ama bizim bızdık nasıl becerdiyse silmiş.
İşte bu kadar da duyarsız davrandım ve dikkatsiz, özensiz.

Neden? Bilmiyorum.

Mina ilk neler söyledi yazmıştım oraya, şu anda tam olarak hatırlayamıyorum.
Umarım evdeki defterimize de not almışımdır.

Topa hep "pa" dedi,
ilk söylediği kelimeler arasında "baba" var.
"Anneanne"yi "anne"den önce söyledi.
Elmaya "alma" diyor
Armut
Köfte
Pilava "piav"
Makarnaya "maka"
Çilek
Karpuz
Kavuna kaun
Çorba
Otur
Kalk
İn
Atta
Bisiklete "bisi"
scootera "kay kay"
Park


"Su"yu geç söyledi mesela, son " aydır söylüyor

Hayvanları hep bildi
Miyav, kedi
Hav hav
Kanguuu
Papaaan
Penguen
Kuzu
İnek
Eşek
Tavşan
Arı
Ayı
Civciv
Horoz
Karga

...

aklıma geldikçe yazacağım.

artık hemen hemen herşeyi anlıyor,
söylediklerimizi işine gelince yapıyor.

Çok tatlı canımın içi!

Bazen aramızdaki yaş farkını düşünüyor ve gereksiz hüzünleniyorum.
Mina 40 yaşlarına gelince, yani benim şu anki yaşıma, ben 78 olacağım, :(
Olabildiğince uzun süre onun yanında olabilmeyi istiyorum.
Ona destek olmak için...
Çünkü benim hala anneme çok ihtiyacım var,
Hayatımda öyle büyük bir güç kaynağ ki...
Öyle çok konuda hayatımı kolaylaştırıyor ki...
İstiyorum ki kızım da benden bu anlamda faydalanabilsin...
Bakalım,
Pilatese devam eder,
Kendime iyi bakmaya söz verirsem,
Neden olmasın?

...





Neden yazıyorum?

Neden buraya yazıyorum? Bir kitleye sesimi duyurmak değildi çıkış noktam, ancak yazdıklarımın okunması beni mutlu ediyor.
Aslında içimdeki herşeyi dökmek istiyorum ama okunduğunu bildiğim için her konuyu rahatlıkla yazamıyorum.
Bir çılgınlık yapıp yazsam neler olur?
Düşünmek bile istemiyorum!

Neden buraya yazdığımın cevabını vermemişim hala.
Temel sebep hissettiklerimi bir yerlere kaydetmek.

Yazacak çok şey var, yazmadıklarım yazdıklarımdan çok farklı uçlarda ve kesinlikle paylaşılmayı hak ediyor. Bir yandan da merak ediyorum kaç kişiye değecek, kaç kişi "işte bende de aynı böyle..." diyecek okuyunca...

Bu beni bir kitap yazmaya götürüyor.
Ama damardan gerçekleri yazacağım için "nick name"le yazıp sonrasında yakın çevremdekilerin tepkilerini görüp bol bol güleceğim bir kitap olacak.

:)

Annelik halleri

Sanırım şu hissettiklerimi başka anneler de hissediyor mu? Bunlar çoğunlukta mı yoksa azınlıkta mı? sorularına cevap verebilmem için daha çok okumam gerekiyor.

Tanrım bu annelik konusu beni fena halde çarpmış vaziyette. Sanki hayatımın doğal akışının dışında bir dönemden geçiyorum ve bu nedenle de anne olduğum şu son 16 aylık süreçte farklı bir boyutta yaşıyorum...

Mina 2 gün önce nezle oldu, burnu akmaya başladı, ateşi çıktı. Üzüldüm, ağladım. Gerçekten ben onu bu şekilde görünce fena oluyorum.
Sonra, dün akşam onu tam uyutmak üzere yatağına koymuştum ki bir anda kusmaya başladı, ama öyle 16 aylık bir bebek falan gibi değil, bildiğiniz büyük adam gibi, bolca kustu kustu. İçinden çıkacak bir şey kalmayınca sadece sıvı kusmaya devam etti. Sabaha kadar aralıklı olarak sürdü bu durum. Hiç birşey yiyemedi, sadece su içti ve kustu, yine kustu.
Kahroldum.
Elimden bir şey gelmiyor, geçiremiyorum...

Sabahı zor ettik. Doktora götürdük. Ama kusarken herşeyi batırdığı ve sürekli kıyafet değiştiğimiz için doktora giderken Mina'nn kalan tüm cicilerini yanımıza aldık, dolayısı ile bir bebek çantası, bir de orta boy spor çantayla gittik. Doktor bizi görünce seyahate gittiğimizi düşündü, dalgasını da geçti haklı olarak :)

Neyse hastanede uğraşıyoruz, iğne, tahlil vaziyetleri.

Bu noktada Hakan'dan şikayet etmek üzere tuşlara yöneldim ama yazacağım ve hastanede öfkelenmeme sebep olan şeyi abarttığımı fark ettim. Yazmak bu gibi durumlarda kurtarıcı :)
Evet biz onca telaş içerisindeyken Hakan'ın yurtdışından gelen bir çağrıyı cevaplaması, uzun uzun konuşması epeyce canımı sıktı. Epeyce diyorum çünkü onun konuştuğu esnada tahlil sonucumuzu aldık, doktorumuzla konuştuk, doktor ilaçlar yazdı... ve hastane sürecinin kapanışını yaptık.
Kızmakta haklı olduğumu hissediyorum şu anda.
Hiçbir mesele o sırada kızımızdan önemli olamazdı ve o aralığa girmeyi hak edemezdi...

Erkekler hep böyle mi? Bizim kadar duyarlı değiller sanki? Ya da ben duyarlılık ölçümünde baz alınamayacak bir uç noktadayım.

Babalar ve anneler bu kadar farklı mı çocuklarla ilişkilerde?

Babalar nasıl bu kadar rahat oluyor bizim için hayat durabilecek noktalara geldiğinde bile?

Doluyum sanırım.

Hormonlarla ilgili olduğunu söylüyorlar, annelik içgüdüsü vs...

Bu her ne ise şöyle bir şey:

Bir varlık giriyor hayatına ve;
senden yani kendinden bile önemli oluyor,
aşkın ne olduğunu anlıyorsun,
karşılıksız sevmenin ve vermenin de...
fedakarlıkta sınır tanımıyorsun ama yaptıklarına da
asla 'fedakarlık' demiyorsun,
önem ve öncelik kavramların hemen onun etrafında yeniden şekilleniyor,
hiç gülmediğin gibi gülüyorsun,
onu mutlu etmek için akla hayale gelmeyecek saçmalıklar yapıyorsun,
dünyada bir sen oluyorsun bir de o,
başka hiçbir şeyi görmüyor gözün,
ve kalbin sadece onun için çarpıyor,
hayatının anlamı o oluyor...

Minam, bebeğim, biriciğim...



 

Bu hiç de beklediğimiz bir sey değildi...

Pnömotoraks diye birşey işte. Akciğerdeki bir rahatsızlık.

Bundan 15 gün önce, Alaçatı'da Hakan 'ğöğsüm ağrıyor, kalbim sıkışıyor' dediğinde aklımıza gelmedi ciddi bir rahatsızlık olacağı. Çeşme Devlet Hastanesi'ndeki tetkikleri de böyle yorumlamadı doktorlar.
Uçmasının riskli olduğunu da bilemedik tabii ki ve evimize, İstanbul'a uçakl döndük. Azalan ağrılar nedeniyle Hakan'ın kuruntu yaptığını da düşündük(m)...
Taaa ki, daha önce hiç olmayan kuru bir öksürük Hakan'ın yakasına yapışıncaya kadar; taa ki bu sebeple güvendiğimiz doktora gidinceye kadar...
Cumartesi sabahı Nişantaşı'ndaki doktorumuza giderken, Mina'mızı da yanımıza aldık; kontrol sonrasını daha planlamamıştık bile...
Mina yolda uyuyakaldı. Teyzesi de yanımızdaydı neyse ki, onları akciğer tomografisi çektirdiğimiz yerin bahçesinde bırakıp doktorumuza gittik, sonuçları gösterdik...
Bir sonraki durak, Amerikan Hastanesi oldu: 'Hemen gidip yatıyorsun, ben göğüs cerrahisi ile görüşüyorum, hemen müdahale edilmeli' dediler bize...
...
İnsanoğlu plan yaparmış, kader gülermiş...
...
Cumartesi acil bir operasyon, pazar yatış, Pazartesi 'tamam bitti, ama tekrarlama riski var' notuyla hastaneden çıkış. Eve dönüş.
Pazartesi akşamı huzursuzluk, Salı sabahı kontrol röntgeni, sonrasında doktorla buluşma; 'tekrarlamış, hemen hastaneye yatıyorsunuz, yarın sabah ameliyat, başka yolu yok'
Hastanedeyiz.
Yarın ameliyat var.
Moralleri bozmuyoruz, çözümü olan bir durum.

Hakan'ım, canım bebeğim, seni çok seviyorum.

Hatırlamalıyız değil mi, sağlık herşeyden önemli; sıkmayalım canımızı öyle herşeye, üzmeyelim kendimizi boş yere, sımsıkı sarılalım birbirimize...

Mina hayatimi degistirdi

'Mina hayatimi degistirdi' diyorum cevremdekilere. Tam 1 yil 3 haftadir beraberiz minisimle. Tanrim, hayatimin en zor ve en muhtesem donemi!!! Biliyorum, 'muhtesem'in 'en'i olmaz ama onu olduracak kadar buyuk iste daha ne diyeyim.

Karar vermek ve uygulamak konusunda da iddiali bir surecten gectim, geciyorum.

En buyuk karar, ayni zamanda beni en cok zorlayan karar, saniyorum 'kariyer' ve 'annelik' ile ilgili olaniydi. Bu oyle bir yol ayrimi olarak cikti ki karsima, oklarin bir birine, bir digerine bakip durdum aylarca. 'Bir ok daha oldurabilir miyim acaba?' diye de debelendim epeyce. Aman tanrim, ne cok insanla konustum, tanidigim, yeni tanistigim, yolda rastlastigim, vs... Herkes farkli seyler soyledi, kendi tecrubesi, gorusu dogrultusunda.

Icimdeki, o en derindeki ses epey ugrasti kendini duyurmak icin, bense dis seslere odaklandim o bagirdikca. Ne karin agrilari kaldi, ne nefes tutulmalari...

Her seferinde donup kizima bakmam yetti, kararsizlik canlari beynimi kullanilamaz hale getirdiklerinde. Ona bakip o gulusu gorup ya da kas catisi, teslim oldum. Sadece teslim oldum ve hersey sustu. Herkes sustu. Ben ve kizim kaldik...


Yavaş Yavaş ölüyoruz


Okuduğum anda tüylerim diken diken oldu
ne kadar çok enstantane var bizi yavaş yavaş öldüren
ve bunu sadece biz yapıyoruz kendimize
başka kimse değil

Portekizli bir üstat yazmış, 
farklı 2 çevirisini buldum,
ikisini de paylaşıyorum
hangisine daha yakın hissederseniz...


Ağır Ölüm 

yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler.
yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklarına esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
bir yabancı ile konuşmayanlar.

yavaş yavaş ölürler
heyecanlardan kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

yavaş yavaş ölürler
aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış olanlar

Martha Medeiros

Ağır Ölüm (Martha Medeiros)
Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar. 

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
 

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
 

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
 

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
 

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
 

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.
 

Mina doğduğundan beri ilk yazım

Mina doğduğundan beri tek bir cümle bile yazamadım. Öyle yoğun yaşadım, yaşıyorum ki hayatımın bu "en anlamlı" dönemini, kendimi ifade etmekte, duygularımı yazmakta zorlanıyorum.

"Anne olmaya dair" yazısını geçen hafta Sağlık ve Yaşam Dergisi'nde yıl bitmeden yayınlansın diye, Mina'ma hatıra olarak kalsın diye yazdım. Hızlıca, üzerinde çok düşünüp taşınmadan, her zamanki doğallığımla konuşur gibi yazayım istedim, tam anlamıyla öyle olmadı ama yine de, Mina doğduğundan beri geçen onca zamana bakacak olursak - ve benim bir satır bile yazmamış olmama - bu iyi bir şey. Pasım gidecek, ellerim yine kayacak tuşların üzerinde. Kızımla konşur gibi yazacağım...
Şimdi odasından sesi geliyor. Babasıyla birlikte.
Ondan bu kadarcık ayrı kalmak bile pek mümkün olmadı neredeyse doğduğundan beri.
Gideyim yanlarına...
Yavaş yavaş hayata dönmem gerek aslında.
Yani şu anda herşeyim Mina; tüm odağım, tüm dikkatim, tüm zamanım ona adanmış durumda.
Belki bu zamana kadar böyle olması doğaldı, belki...
Yavaş yavaş kendi rutinime dönmeliyim, kızımı da hayatıma ve hayatımdakilere dahil ederek yaşamaya devam etmem gerek...

Anne olmaya dair…




Sabahın herhangi bir saatinde aniden uyanmak zorunda olmak

Bunu haftalarca, aylarca, hatta yıllarca yapacağını bilmek

İlk altı aylık dönemde, en azından iki saatte bir, her yerde ve her koşulda hazır ve nazır olmak

Emzirmek, gazını çıkarmak, altını değiştirmek, kusmuklarını temizlemek

Tulumunun çıtçıtlarını, yüzlerce değil, binlerce kez açmak, kapamak

Uykusuzluktan yıkılmak üzereyken bile gülebilmek

Bir daha hiç eskisi gibi “biraz daha uyuyayım” diyemeyecek olduğunu bilmek ve yine de bunu dert etmemek

Hormonlar çıldırmışçasına inip çıkarken ağlama krizlerine kapılmak ama yine de yapman gerekenleri asla aksatmamak

Yeme ve içme düzenini tamamen “süt üretimine yönelik” düzenlemek, yani faydalı olan her şeyi sevmesen de yemek, zararlı olduğunu bildiklerini ise canın ne kadar çekerse çeksin kenara itmek



Tüm bunlardan dolayı en ufak bir bıkkınlık, sıkkınlık duymamak

Bunların hiçbirini ertelememek



Ona aşı yapılırken demir gibi sağlam durmak

Yüreğin parçalanırken onun gözlerinin içine bakıp gülümsemek



Minicik ayaklarını, ayak parmaklarını öpmek, öpmek, öpmek

Bir gülüşü için canını vermeye hazır olmak



İçim dolup taşıyor. Yüreğimin tam ortasında, tarif edemediğim bir heyecanın kıpırtıları beni benden alıyor. Dudaklarıma gelip yerleşti tebessüm, halinden memnun. Bebeğime bakmaya doyamıyorum… Baktıkça benliğimin derinliklerine doğru gidiyorum, bu kadar engin olduğunu bilmediğimi ilk defa fark ederek…

Dana önce tattığım, yaşadığım, bildiğim hiçbir duyguya benzemiyor hissettiklerim.

Başkalarının anlattıklarından çağrışımlar var sanki, bazı deyişleri kendi kendime tekrar ediyorum ve anlıyorum ki, bunlar da ilk defa gerçek anlamda bir şeyler ifade ediyor benim için. “Yok bunun üstünde bir şey”, “Hayatta hiçbir şey onun yerini tutamaz”…

İşte budur benim için anne olmak!

Bu yılın en özel anını, 25 Temmuz öğleninde, saat on ikiyi yirmi beş geçe yaşadım. Biricik kızımı, Mina’mı kollarıma aldığımda…

Şimdi önümüzde upuzun bir hayat var.

Yeni bir yıla girerken kızım için dileğim sağlıklı, huzurlu, mutlu bir hayat sürmesi; sevmesi, sevilmesi; anların kıymetini bilmesi; doyasıya yaşaması ve hep sevdikleriyle olması…

Mina'yı beklerken

Hamilelik sürecimin son günlerini yaşıyorum.
Evdeyim 10 gündür.
İşe ara verdim, doğum iznine çıktım anlayacağınız.
Haldır haldır gidiyordum aslında işe ve daha da giderim diye düşünüyordum ama her geçen gün daha da ağırlaşıyormuş insan. Hem bebek büyüyor, hem hareketler yavaşlıyor çünkü karın ve kasık bölgesindeki ağırlık, biraz sancılı, değişik...

Ne kadar az yazdığımı fark ettim geçen 9 aylık süreçte.
Neden bilmiyorum.
Aklıma geldiyse de yazmak, öyle özel bir isteğim olmadı.
Oturmadım laptopun başına.

Şimdi ise özetlemek istedim.

Unutursam üzüleceğimi düşünebileceğim bir kaç parça bir şeyler olsun şöyle arkamda.

evvet efendim,
20 Ekim 2011 tarihi, bizim bu maceranın başlangıcı olarak kabul edildi, Doktor Cengiz Bey'in odasında ilk muayenemin olduğu gün.
Ondan sonra, her ay kontrole gittik zaten doktora.
Bebişin ana rahmine düştüğü günler, bizim Alaçatı'da olduğumuz zamanlara denk geliyor sanki.
Yine Alaçatı var işin içinde...

Rahat geçen bir hamilelikti.
Mide bulantım olmadı.
Canım özel bir şeyler çekmedi.
Kısır, zeytinyağlı - ekşili dolma ve bolca meyve vardı hayatımda.
Her zaman olduğu gibi ekşilerde ve tuzlulardaydı aklım.
Yine sevmedim ekmek, hamur işi ve tatlıları...

Biraz reflü oldu başlarda.
Kokular fena geldi.
Et, tavuk ve balıktan uzak durdum; hiç ama hiç istemedim ne yalan söyleyeyim.

Her sabah yumurta yedim, günde yarım ya da 1 litre süt içtim.
Maalesef yoğurt yine yemedim, çünkü sevmem.

Bol su içtim.

Karnım uzunca bir süre çıkmadı, sanırım 6. aya kadar...

Hatta işyerinde dalga geçenler oldu "emin misin hamile olduğuna?" diye...
Oysa 1,5 aylıkken söylemiştim herkese, "bebiş geliyor" diye...

Herkes çok ilgiliydi. Etrafımdaki herkes.
Aileler tabii ki, arkadaşlarımız - 10 yıldır evli olup çocuk yapmayan neredeyse bir biz kalmıştık Hakan'la ve muhtemelen umudu kesmişlerdi - komşularımız, işyerindekiler...

Herkes seferber oldu kendince.

Bir dolu eşya gelmeye başladı eve, Mina'mıza.
Ana kucağı, 1 yaşından itibaren bineceği bebek arabası, en minik zamanlarında yatak odamızda yanımızda yatabileceği bir beşik, sallanan 2 tane değişik koltuk mu desem puset mi, dönence, alt değiştirme yatağı (isimlerini tam bilemiyorum), 2 tane küvet, bir dolu kıyafet, yatak takımları, nevresimler, vs vs...

Gerçekten kısmetli bir bebek olduğunu düşünüyorum, bize de bereketiyle geliyor...

Ne alem, o şimdi içimde, tüm bunlardan habersiz, ama dışarıda onun gelişine yönelik hummalı bir hazırlık söz konusu...

37. haftaya kadar işe devam ettim ben.

9 Temmuz'da doğum iznine çıktım.

Bebişi her an bekliyoruz.

Herşey yolunda.

Doktor muayenelerimiz son ay, haftada 1'e düştü.

Geçen haftaki muayenede, normal doğum için uygunluğuna bakıldı çatımın. Cengiz Bey çok memnun oldu, "çok rahat normal doğum yaparsın, çatın çok müsait; ilk doğumlarda genelde bu şekilde konuşmayız, ama sende içim rahat" dedi. Rahiim 2 cm açılmış, dolayısı ile bebeğin her an gelebileceğini düşünüyoruz.

Bu haftaki kontrolde de herşey yolunda. Artık 39.haftadayım ve doğum 40. haftada oluyor. Haftaya Pazartesi yinr kontrol var, eğer bebişin gelme belirtisi yoksa, Salı veya Çarşamba akşamı hastaneye yatırıp doğurtacağını söyledi, yine normal doğum için zorlayacaklar.

Kafamda normal doğum olmasını çok istiyorum, kendimi buna motive ettim; olmalı!!!

Bu arada, geçen hafta izne çıktım ya; biraz kafamı boşaltmak, doğum sürecine hazırlanmak için gezip tozayım istedim. Haftaiçi İstanbul çok keyifli oluyor. Alt komşumuz Topel'lerle Anadolu Kavağı'na gittik Beşiktaş'tan vapura binip.

Bir başka gün Suada'da Mezzaluna'da yemekteydik.

Bir başka akşam da -14 Temmuz akşamı- Sinoş'un doğum gününü kutladık, Bebek Baylan'da...Yine komşularımız Topel'ler, Salcı'lar ve sevgili Tidil'cigim vardı.

Güzel ve renkli geçti doğrusu...

Az daha unutuyordum, Serpil'le de buluştuk Rumeli Hisarı'nda bir akşam üstü. Sohbet muhabbet pek güzel oldu.
Boğaz ne hoş...
Ömrümün bir noktasında Boğaz'da oturmayı hayal ediyorum...
Neden olmasın....

Hamilelik sürecimden bahsediyordum özetle.

Mina'nın odası güzel oldu.
Uçuk, pastel pembe duvarlar, ayıcıklı bordür, sade bir lamba,
sade mobilyalar,
çok cici kıyafetler...

Bebek bakıcımız Fatma Hanım, Temmuz'un başında işe başladı.
Birbirmize alışmak açısından iyi oluyor.
Hem de yemekleri süpper,
hamileliğin şu döneminde güzel yemekler yiyorum! Sağlıklı!

Hakan bir an bile ilgisini üzerimden eksik etmiyor,
ani sinirlenmelerime her zamanki gibi çoook toleranslı,
idare ediyor,
canımın içi...
Her ayrıntıyı ince ince düşünüyor prensim.
Çok özel o...
Çok farklı...
Mina ne kadar şanslı olduğunu bilmelisin!!!

Dün çocuk gelişimi ve psikolojisi ile ilgili Haluk Yavuzer'in kitaplarını aldım.
Tidil'ciğim tavsiye etti.
Bir de Leyla Navaro'nun kitaplarını söyledi ama Nezih Kitabevi'nde göremedim.

Başladım okumaya yavaş yavaş...

Hava çok sıcak.
Geceleri uyumak zor.
Hem karnım kocaman, hem içinde bir kütle var, sağa sola rahat dönülmüyor,
klima yok,
sanırım 30 derece civarında yanıyor Istanbul...

Neyse ki 2 gün önce yağmur yağdı burada,
dünden beri de esintili...

Arka balkon süpper oluyor,
şu anda, ayaklarımı uzatmış, püfür püfür esintide yazıyorum...

Mİna epey hareket ediyor.
Bir sağ bir sol çakıyor.
Kafası aşağıya inmiş yani başaşağı durur vaziyette,
gövdesi karnımın sol tarafından dönüyor, ayakları ise sağda...
tekmeleri sağdan yiyorum :)
Cengiz Bey böyle söylüyor...

Tüm doktor randevularına Hakan'la gittik, biri hariç. O gün Nükhet geldi benimle.
Doktor sonrası Nişantaşı'nda turladık biraz, mağazaları gezdik :)
Backhaus'ta birşeyler atıştırdık.
Akşamı buldu eve dönmemiz...
Keyif keyif...

Ama yürümek gerçekten zor!

Kasıklarda sıkı baskı, kalça kemiklerinde ağrı; oturmak kalkmak da pek kolay değil...

Hakan haftada 2 gün tiyatro çalışması için 7'ye kadar ofiste kalıyor. Çarşamba ve Perşembe günleri.
Bugün de Çarşamba.

Sinoş çok heyecanlı.
Mina'ya birşeyler alıp duruyor.ç
İlk kitapları, çorapları, Kaş'ta tat,ldeyken aldığı mermerşahin miniminnacık bluzu,...

Annem de aynı şekilde...
Komşuları da seferber oldu, harıl harıl nevresimler, mermerşahin örtüler, kıyafetler, şık şık askılar, dolabına lavanta; aaaa tabi beni de unutmadı, bize de nevresim takımları - beyaz, bol yastıklı, kuş tüyü yorganlar....Ne diyeyim, tam  bir hazırlık süreci işte...

Bir kaç gün önce hastanedeki odamızın kapısına asmak için bir süs aldık; sade, hoş...

Hakan'ın annesi Çınarcık'ta, doğumu haber vereceğiz gelecek.

Bebişimizin yatağını, dolabını, şifonyerini onlar aldı.

işte böyle gidiyor.

bekliyoruz hanımefendinin gelmesini.

bakalım hangi tarihte teşrif edecek.

Hakan 19 Temmuz istiyor; 1907, Fenerbahçe'nin kuruluşu...

Duydu mu Mina babasını acaba?

Eğer öyle ise doğum yarın olabilir :)


ne heyecan ama...




10. Evlilik Yıldönümümüzü kutladık

20 Haziran evlenme yıldönümümüz.
bu yıl 10. yılımız Hakan'ımla.
Bir çırpıda geçiverdiğini söyleyeceğim tabii ki, öyle hızlı akmıyor mu zaman sanki...

Yıllardan 2012.
Aylardan haziran.
Yıldönümümüz bu yıl Çarşamba gününe gelmiş.

Hakan da ben de çalışıyoruz; kutlamak için çok da geniş zaman yok.

Yıllar önce, 10. yıl olduğunda gelinlik giymeyi dilemişim, planlamışım.

Nereden bileceğim 35 haftalık hamileliğime denk geleceğini :)

Hayat böyle bir şey değil mi zaten?

Biz planlarmışız, o da gülermiş...Çok gülmüştür dün gece bana...

Çarşamba iş çıkışı eve döndüm, biraz erken çıkarak; Hakan da her zamankinden erken geldi. Yakınımızdaki Big Chefs'e yemeğe gittik.
Yemeğin üstüne komşularımız Nükhet ve Atılay geldiler yanımıza.
Ben Hakkuşuma bir yüzük almak istemiştim, olmadı son dakika.
Hediye yok anlayacağın; özel bir plan da...

O bana, işyerime muhteşem bir çiçek göndermiş ama.
Rengarenk bir aranjman, geçen 10 yılın enerjisi var üzerinde, güzelliği, tazeliği, heyecanı, çocukculuğu, ilk'leri yansıtıyor...Bayıldım...Ne düşünceli kocam, hep böyle işte, hep bu kadar özel... Bu yüzden defalarca aşık oluyorsun, her baktığında ayrı bir seviyorsun...

Bir kaç hafta önce, acaba eş dost toplansak mı bizim sosyal tesiste, bir davet, bir kutlama demiş, oturmu bir liste yapmış, 100 kişiyle bitirmiştim.
Hakan ise, yorgunluk olacağını söylemiş, karnım burnumda ya, "sonra yaparız" demişti.

Meğer planlamış canımın içi.
Cumartesi akşamına...

Avi ve Dina'nın bahçesinde, mangal partisi :)
Sinoşum ve Emrah bizdelerdi, Nukhet, Atılay; Pınar, Ali; Dilek ve Cüneyt geldiler.
Masa kurulmuş, içkilerimiz var, Hakan'ım zeytinyağlı patlıcan dolması yapmış :) Maraş usulü, "ellerine sağlık kuşum!"
Dina da donatmış...
Nükicim her zamanki gibi 2 çeşit pasta yapmış, tiramisu ile mozaik pasta...
Biz bize, samimi bir akşam...
Güzel müzikler,
Gecenin ilerleyen saatlerinde Avi'nin gitarı eşliğinde söylenen şarkılar...

çoook güzeldi...

İnsanın mutluluğunu paylaşabileceği dostları olması ne güzel...

samimiyet ne hoş...

hayat bunlarla anlamlı, gerisi boş...

seni seviyorum Hakan'ım!!!

Eylemin...



HAKAN'LA 10 ÖZEL YIL...TARİFSİZ...

Bugün bizim 10. Evlilik yıldönümümüz!

HAKAN SENİ ÇOK SEVİYORUM.

Sabah işe giderken Sinoş'la bbm'leşiyorduk.
Hatırlattım bugünü, ve dedim ki "İnşallah en az benim kdar mutlu olacağın bir evlilik yaparsın..."
Canımın içi, diğer yarım, kardeşim için bunu ne kadar içten dilediğimi tahmin edersin :)
Ve arkasından da "daha fazlasını insanın yüreği kaldırmaz..." diye geçti içimden ve beni NE KADAR MUTLU ETTİĞİNİ düşündüm, hissettim, yaşadım aşkım!
O kadar doldu ki içim, gözlerimden yaşlar boşaldı!
Taştım anlayacağın!

Sen benim herşeyimsin!
Çok değerlisin!
Yazdığım her sözcük anlamını yitiriyor sana hissettiklerim karşısında!
ve bana hissttirdiklerin...

Sana mesaj atmak istemedim bugün, telefon da açmak istemedim "10. yılımız yaşasın, kutlu olsun" şeklinde...
Yetmeyecekti, yetmeyecek...

AMA ŞU ANDA YANINDA OLAMADIĞIMA GÖRE
BURAYA DÖKÜYORUM İÇİMDEKİLERİ

AKŞAM DA SANA CANIMIN İÇİ

SENİ ÇOK SEVİYORUM

10 YIL

HER GÜNÜNDEN KEYİF ALDIĞIM
BAŞINDAN SONUNA HER ANINDA BİRŞEYLER ÖĞRENDİĞİM
KENDİMİ TANIDIĞIM
SENİ TANIDIĞIM
ANLADIĞIM
HAYATIN VE VAROLMANIN GERÇEKLİĞİNE ERİŞTİĞİM
HİÇ BIRAKMAMACASINA SANA BAĞLANDIĞIM
SANA DÖNÜŞTÜĞÜM
HUZURA KAVUŞTUĞUM
GERÇEK SEVGİNİN, GÜVENMENİN, KOŞULSUZ BAĞLILIĞIN,
KARŞINDAKİNİ DÜŞÜNMENİN,
DÜŞÜNÜLMENİN,
GERÇEKTEN ÖZEL OLDUĞUNU HİSSETMENİN,
"GERÇEK OLAMAYACAK KADAR MUHTEŞEM"İN NE DEMEK OLDUĞUNU BİLMENİN

10 DOLU DOLU YILI...

SAYACAK ÇOK ŞEY
YAŞANACAK VE GÖRECEK ÇOK ŞEY VAR AŞKIM

BİL Kİ

SEN BENİM İÇİN "TEMSİL ETTİĞİN HERŞEY ADINA" İLK VE TEKSİN

İLK VE TEK

VE

MİNA'MIZ

10 YILIMIZIN ÇOK DEĞERLİ BİR TAMAMLAYICISI OLUYOR AŞKIM

İKİMİZDEN BİR PARÇA

...

SENİ SEVİYORUM (DOLU DOLU)

EŞİN, EYLEMİN...

Yaşananlar...Bir çırpıda...

İnsanın hayatındaki önemli olayları bir çırpıda sayıvermesinin en kolay yollarından biri uzun süredir, en az 5-10 senedir görüşmediği bir arkadaşına, sınırlı sürede, geçen zamanda neler yaşadığını özetleyivermesi sanırım.

ben az önce facebook'ta bunu yaparken buldum kendimi.

Şöyle oldu:

"ne kadar uzun zaman oldu görüşmeyeli!
neler yapiyorsun?

10 yil once dünya tatlisi bir adamla evlendim. 2 yil önce
KPMG'ye geçtim , business development and marketing yapiyorum. su anda hamileyim, 1 ay sonra Mina bebek geliyor :)
..."

ne diyorsunuz, geçen 10 yıl içerisindeki mihenk taşlarım için?

acaba önem sırasına göre mi yazdım?

Hakan ile ilgili kısım kesinlikle öyle, çünkü kendimi keşfetmeye başladığım, bir nevi yeniden doğduğum tarih onun hayatıma girdiği zamanlar...
böyle düşünmek hoşuma gitti, çünkü bu hesapla, şu anda tam 11 yaşında oluyorum.
Sanırım evlendiğim değil, tanıştığım anı milat almak daha doğru :)

Şimdi 11 yaş anlamsız gibi görünse de bundan 15 yıl sonra çoook anlamlı olacak bu hesaplama yöntemi, yaşımı hep Hakan'la tanıştığım yılı baz alarak vereceğim, doğum günüm Ağustos 2001 olacak :)

Bu durumda annem beni 53 yaşındayken doğurmuş oluyor.

benden 7 yaş küçük olan kardeşim ise bu hesapla tam 20 yaş büyük oluyor.

taa ki onun hayatına da, ona da benim hissettiğim gibi hissettirecek biri girene dek....

şimdi, mihenk taşlarıma gelecek olursak; sanırım bir çırpıda benim için en önemli konuları sıraladım gerçekten.

aşk

ve
bebek...

bebek 3. sırada olduğu için değil, henüz ortaya çıkmadığı, zamanlama olarak şu anda içerisinde olduğum döneme denk geldiği için bu şekilde...

ama muhtemelen o doğduktan sonra uzun süre görüşmediğim bir arkadaşıma hayatımda neler olup bittiğini sayacak olursam, daha duygusal bir sıralamam olacak :)

göreceğiz...


Arkadaşlıklar...

İnsanın değer verdiği, gerçekten önemsediği, darda kaldı mı yanına koşacaklarını, kötü bir şeyler olduğunda onun için endişeleneceklerini , mutluluğunu paylaştığında gerçekten içten sevineceklerini bildiği arkadaşlarının olması ne güzel!

Onu güzel gördüklerinde gerçekten güzel olduğunu, yorgun gördüklerinde yorgun olduğunu, bakımsız gördüklerinde "kendini toparlaması gerektiğini" hatırlatan samimi arkadaşlardan bahsediyorum.

Sanırım bu şekilde hissetmek için insanın belli bir olgunluğa erişmesi gerekiyor. Bir yandan da çevresindeki insanları değerlendirip bazılarının kıymetini gerçekten bilebilmesi için...Tabii ki yılların geçmesi gerekiyor belirli şeyleri deneyimleyebilmek için ve yıllar içerisinde görüyor insan kimin gerçek, kimin gerçek-imsi olduğunu...

Dün gece SETrio buluşmamızı yaptık bizim malum kızlarla. Yıllardır hep buluşuruz, hep konuşuruz, uzak olsak mailleşiriz, kimselere açmadığımız konularımızı tartışırız; başka kimselere bahsetmeyiz paylaştıklarımızdan, biliriz ki konuşulanlar hep aramızda kalır...

Ağlayarak ararım bazen, homurdanarak acilen giderim yanlarına başıma bir şey geldiğinde, moralim bozulduğunda, sabırsız ben bir konuyu hemen çözmem gerektiğinde; her zaman ama istisnasız her seferinde bana iki çift laf edecek, beni sakinleştirecek, yatıştıracak zamanı yaratırlar. Ben de onlar için aynını hissederim, aynı özeni gösteririm, elimden geleni yapmaya çalışırım darda olduklarında, bir omuz aradıklarında...Birbirimizden beklentilerimiz yoktur, çıkarlarımız da söz konusu değildir, tamamen kendimizizdir birlikteyken, doğal halimizle, içimizden gerçekten geldiği şekilde konuşur, dertleşir, güleriz...

Bir de teke tek görüştüğüm bir kaç arkadaşım var, tam anlamıyla bu hisleri yaşadığım. Koşulsuz şartsız, beni yargılamadan eleştirmeden, anlayarak, dinleyerek ve içten severek yanımda olan. Yetiyor...

Hayatın anlamı bunlardan oluşuyor sanırım, duygusal tatmin buralardan geliyor, insanın içini dolduruyor, tamamlıyor...

Seviyorum bu hallerimizi, özel ve çok farklı olduğunu biliyorum. 

teşekkür ederim canlarım...

seviyorum sizi...kalpten...

Eylem

Hayatta herşeyi planlamak mümkün olamayabilir

Hamilesin.
Yıllarca ertelediğin, zaman zaman "çoçuk yapmasam" dediğin, özgürlüğün kısıtlanacağı için deli gibi korktuğun için her seferinde bahaneler bulup kafandaki "bebek" düşüncelerini savuşturduğun halde, gün geldi, bebeğin olacağını öğrendin.
Planladığın bir şey değildi.
Eskisi gibi, hamilelik fikrine tamamen karşı olmadığın bir döneme denk geldi.
Belki böyle bir dönem olduğu için hamile kaldın zaten.
Ne fark eder, oldu işte.
Pek çok kişinin başına gelen, senin de başına geldi.
Belki pek çok kişinin de başına gelemeyen...

İlk tepkin neydi?
Pek bir şey hissetmedin.
Şaşkındın.
"Eee, ne var yani, tamam, olabilir" dedin.
Üzerinde pek düşünmemeye çalıştın.
Yine de eşe dosta haber verdin.
Biraz havaya girmeye çalıştın.
Biraz.
Tam olamadı.

Hakan çok heyecanlandı.
Çok mutlu oldu, havalara uçtu.
O mutlu olduğu için sen de mutlu oldun.

Babasının vefatından sonra "Babam benim de bebişimi görseydi" dediğinde için burkulmuştu ya, hatta bebiş fikrine biraz da o yüzden yaklaşmıştın ya, işte olmuştu...

Sonra, neyse ki çok sıkıntı çekmeden geçmeye başladı aylar.
Şeklin pek değişmedi, neredeyse 24. haftalara kadar.
İş tempon aynı, sosyal tempon aynı, stres ve sinir durumların aynı, trafikte geçen zaman, harala gürele derken...
30. haftalara vardığın günlerde,
aniden,
"ta ta ta taaaaaa", 
koskoca bir uyarı!
Mina'dan!!!
"Anneeeee, geliyorum bak!!!"
...
...
ilk tepkim: kulak asmamak,
hafife almak,
"olur, geçer..." yaklaşımı;

sonra doktorla diyaloglarımız,
...
oooo, durum ciddi,
"geliyorum" diyen, süreci başlatmış,
ipler o tarafta,
biz ne oluyoruz bu durumda?
...
uymak zorunda olan,
şartlara,
beklenmeyen, hiç planlanmamış, hatta hiç akla gelmemiş olan yeni şartlara...

algılamak bir kaç gün sürüyor, 
bu arada pek çok arkadaş dinleniyor,
herkesin anlatacak bir hikayesi var,
herkes ilgili, hassas,
herkes konuya aşina,
devamında olabileceklere de...

doktor ciddiydi.
"tempo bitti" dedi.
38 yaşı hatırlattı.
erken doğum riski başladı.
gerekirse hastaneye yatırmak,
bebeğin ciğerlerinin gelişmesi için iğne yapmak,
istirahat, istirahat, 
her an herşey olabilir, "dikkat dikkat"
...
doktor ciddi...
dostlar ciddi...
Hakan çok ciddi...

herşey senin planladığın gibi olmuyor hayatta,
direnmeyi bırakmak,
alışmak lazım yeni şartlara;
hamileliğe direnmek de çocukça,
farklı bir süreç,
kondisyonlar bambaşka,
yeni bir aşama...
değişecek olan şartların akışına sevgiyle bırakmak zamanı kendini...
sevgiyle, kabullenişle...

kolay olmuyor bu geçişler yine de...

Mina'mıza... 

Tam benlik bir iş!

İşyerim taşınıyor.
Anadolu yakasına, Kavacık'a.
Yepyeni bir ofis binası.
Tertemiz.
Aydınlık, içaçıcı!
tebdil ve ferahlık durumu anlayacağınız...
...
Geçen yıl 30 Kasım'da başladım burada biliyorsunuz.
Tam benlik bir iş yapıyorum.
Onca yıldır edindiğim tüm tecrübeleri, birikimleri, gördüklerimi, yaptıklarımı ve yapmayı sevdiklerimi, ilgi alanımdaki konuları ve karakter özelliklerimi bir bütün olarak değerlendirebildiğim bir iş.

Ve hayatımda çalıştığım en müthiş yönetici.
Bir gram abartmıyorum.
O kadar saygı ve sevgi duyuyorum ki anlatamam.
Müthiş güvendiğim bir insan.
Özü sözü bir.
Çok yükseklerde ama sıfır ego.
Hayatı belli ki hissederek; düşünerek, hazmederek yaşamış, yaşıyor...
Olgunluk tanımını bütünüyle dolduran biri.
Engin, bilge, bir o kadar duygusal, bir o kadar, iş hayatında "insan" olduğumuzu unutmamayı başarabilen çok özel bir insan.

Diyorum ya, daha önce ne birlikte çalıştığım ne de etrafımda gördüğüm, tanıştığım hiç bir lidere benzemiyor.
Tanışmadığınız sürece "yoktur böyle bir profil" diyeceğiniz, filme konu olsa "ancak filmlerde olur" diyeceğiniz cinsten.
Öyle şanslıyım ki, onunla yakın çalışıyorum.
Her gün, her yeni gün, yeni bir şey öğreniyorum ondan, hayata dair, yaklaşıma dair, kendim olabilmeye dair.

İş hayatımın bir yerlerinde ona rastlamış olmak ne büyük mutluluk!

Aksi halde, işlerin böyle güzel bir yüzü olabilceğini hiç bilemeden geçirecektim onca yılı.
Birçoğumuzun halihazırda geçirdiği gibi...

İş üzerine epey yazıp çizdim.
İşteki insanlar, ilişkiler, robotik yaklaşımlar, mekanik iletişimler,...üzerine...
"kübikıllarda geçmez hayat" dedim.
"insan sevdiği, istediği, yeteneklerine uygun işi yapmalı, ama çok zor,..." dedim.

Kolay değil gerçekten. Söylediklerimin hepsi yaşanmış.

Ve şimdi güzel bir yaşanmışlığı paylaşıyorum.

Vazgeçmeden doğru olanı aradığın sürece, önüne çıkan uygun olmayanlara şans vermediğin ve yılmadan arayışını sürdürdüğün, kararlı olduğun sürece buluyorsun işte istediğini!

Ama önemli olan:
gerçekten ne istediğine karar vermek,
ne istemediğin konusunda da net olmak - önüne çıkan fırsatları değerlendirmende,istemediklerini elemende yardımcı olur,
bu konuyu güvendiğin insanlarla konuşmak,
kendini ve ne istediğini anlatabildiğin kadar çok insana anlatmak - bu fırsat alanını genişletecektir -
ve umudunu ASLA yitirmemek!

Yakın çevremle bir süredir ilgiyle paylaşıyordum bu konuyu, yazmak iyi geldi...

sevgiyle kalın!

Elif'in 40 yaş partisi!

.... geçen yıl yazmış ve bir şekilde yayınlamayı atlamışım; görünce hemen yayınlayayım dedim: (yazarın notu :))

Dün çok anlamlı bir 40 yaş partisi vardı, bizim Elif'in.
İstiklal Caddesi'nde Chef's İstanbul'a gittik Elif'in yaklaşık 2 hafta önce duyurduğu programı takip ederek.
14 kişiydik.
Bir grup yemek pişirdi, diğer grup pasta yaptı.
Böylece kendimiz pişirip kendimiz yedik afiyetle. Sonrasında da doğum günü pastasını üfledik. Onu da yedik hapur hupur.
Elif'in ablası Sedef, bize taaa nerelerden şarap ve peynir çeşitleri getirmişti, abartmıyorum tam 1 bavul dolusu! Gerçekten 1 bavul!
Ben gecenin sonunda içtiğimiz Lychee (Liçi=Kral Meyvesi) Köpüklü Şarabı'na bayıldım! Meyvenin o hoş aroması nasıl yakışmış anlatamayacağım.
Birbirlerini tanıyan ve tanımayan bir dizi insan çok hoş vakit geçirdik birlikte.
Tadı damağımda kaldı...
Nice mutlu 40 yaşlara Elif'ciğim!

Biraz Hakan'dan biraz benden

Dun aksam Nisantasi'nda dolanirken bir eczaneye girip gebelik testi aldik. Bir suredir bebek konusunda ben de olumlu dusunmeye baslamistim. Hakan yillardir basimin etini yiyordu 'ne zaman baba olacagim' diye, ben de 'cok yakinda' demekle yetiniyordum. Sanirim son 7 senemiz boyle gecti :)
Bir gun bizim ufaklik sorarsa 'neden beni bu kadar gec dogurdunuz?' diye, iste sebebi...

Neyse, konunun nereye gelecegi belli oldu. Efendim durum su ki bizim Alacati'daki bayram tatilimiz meyvesini verdi ve bendeniz, Hakkus beyefendi ile, sabah yaptigimiz test sonucunda, 8 aylik bir yolculuk sonrasinda kucagimiza bizden birsey alacagimizi ogrendik.

Testi dogrulamak icin hizlica evimizin yakinindaki Florence Nightingale hastanesine gidip bir de kan testi caktik ve bir kac saat sonra, ayni sonucun hAberini aldik.

Saniriz 1 aylik :)

Heyecan var, ama daha cok saskinlik...

Ne sansliyim, kocisim bana harika bir tepside peynir, domates ve zeytinle birlikte ihlamur getirdi.

Aylardan Aralik, gunlerden Pazar, ve biz Kemerburgaz'daki evimizde, az once annelerimize mutlu haberi verdik. Hepsi buradaydi: ikimizin de anneleri, Sinos'um, agabeylerimiz, Handan ve Naz...

Hic beklemeden tum dostlara da haber verdik.

Tum gun telefon trafigi...

Guzel gunler...

Sevgiler,

4 Aralik 2011

Ekim sonunda Alacati

Alacati'dayiz!
Ekim 2011, kendi evimizde kaliyoruz artik. Ruyalarimiz gercek oldu, Alacti'daki evimiz bu yaz sonu bitti ve artik icinde yasar olduk. Haftasonlari kacip kacip geliyoruz buraya.
Hakan da ben de cok huzurlu oluyoruz buradayken.
"nefes almaya gidiyoruz" diyerek geliyoruz buraya.
Cogunlukla Cuma aksamindan ucuyoruz, bir anini bile kacirmak istemiyoruz, icimize cekerek, duyarak, hissederek yasiyoruz.
Burasi Alacati diyorum!
Mutlulugu kokune kadar yakaladigim yer, kendim oldugum, en sevdigimle basbasa kaldigim yer!
Simdi Alacati klasigi Agrilia'dayiz.
Enfes bir lomo filetoyu indirdim mideye :)
Hakkus da mantolu tavuk yedi. Tavuk yiyebildigi tek yer burasi canimin.

Bugun evimiz icin bir kac sey yaptik.
Perdelerimizin siparisini verdik.
Yarim ton da odun aliyoruz!!! Sominemizi tam randiman kullanacagiz cunku havalar sogudu artik!!! Gunduz gunesli ve 20 derece civarinda olsa da evin ici serin artik. Klima pek yeterli olmuyor isinmak icin, ev tas ve surekli yasanmadigi icin sanirim, genel bir serinlik var.

Yarin aksam donuyoruz, cunku haftaya is var amaaaaaaa Cum yine geliyoruz cunku Bayrammmmm tatili var, yuppiiiiii desemmmm!!!

Bugun sominenin onunde bir kac fotografimi cekti Hakan, eger yillar sonra bu fotograf hala kalmis olursa, ve gorursem umarim hatirlarim cekildigi ani :))) neden mi?
Cunku
Hakan fotografimi cekerken icimden "bu ani hatirlayacagim" diye gecirdim...
Evimizde, yepyeni evimizde, hayalimizin icinde, sominemizin onunde ne kadar mutlu oldugumu hatirlamak istedim...

Alacati!!! Seviyorum seni!

Sonbahar
Ask
Tutku
Dostlar
...

Nokta...

21 Temmuz'da bu yazımdan önceki son yazımda Hakan'ın babasının hastalığını yazmışım.
Bugün 6 Ağustos'ta, babamızı 1 Ağustos 2011 Pazartesi günü kaybettiğimizi yazıyorum.
Hayat, zaman, pamuk ipliği, kopma anı...
Boşluk,
Siyah,
Yalnızlık,
Bitti,
Nokta.

2011 yılı Ramazan'ın ilk günü aramızdan ayrıldı babamız, Kara Memet.

O gün içimde tuhaf bir sıkıntı ile gittim işe.
Duvarlar üstüme üstüme geldi sanki odamda.
Nefes alamadığımı hissettim.
Öğle yemeği vakti kendimi zor attım plazadan dışarı.
Yemek yedim, keyifsiz, isteksiz.
Dönmek istemedim ofise.
Her zamankinin aksine yalnız kalmak istedim.
Kalktım masadan, Kanyon'a gidip bir kahve aldım, oturdum bir köşede.
Kimseyi görmek, kimseyle bir şey konuşmak istemedim.
Oturdum dalgın dalgın.
Sonra döndüm ofise.
Oturdum yerime, telefonum çaldı, arayan Koko...
"...Hakan koşarak çıktı ofisten, babasına bir şey mi oldu?" diye soruyor telefonun diğer ucunda.
"Bilmiyorum, hemen arayayım..."
Arıyorum Hakan'ı, telefonu meşgul.
Uğur'un da, Tayfun'un da...
Aysel annem de meşgul, çıldıracağım!
Nur cevap vermiyor.
Nihayet Handan'a ulaşıyorum, soruyorum, gayet sakin "Şimdi geldik Çınarcık'tan, annemleri eve bıraktık, biz de yeni girdik eve, merak etme, bir şey yoktur..."
"Bir evi arayayım içim rahat etsin" diyorum ve kapatıyorum.
Evi arıyorum, çığlıklar, bağırışlar...
Anlam veremiyorum, yanlış mı çevirdim?
"Aysel Hanım'ı arıyorum..." diyorum çekine çekine telefondaki bayana,
meğer konuştuğum oymuş, Aysel annem, bağıran, ağlayan da o...
"Benim kocam öldü... ... ..." bağırıyor, tekrarlıyor,
kapatıyor...
...
...
Her yerde polisler var.
Evde cam kırıkları.
Yerlerde ...
matem...
acı...
...
Hakan'ı düşünüyorum,
üzülmesini istemiyorum,
onu çok sevdiğimi,
üzerine titrediğimi,
onun için endişelendiğimi...
...
gördüklerini nasıl kaldıracak?
nasıl dayanacak yüreği?
nasıl atlatacak?
...
içim çok acıyor.
derinlerde bir yerler
öyle derin ki,
o kadar daha önce oralarda öyle bir yerler olduğunu
bilememişim sanki...
...
bugün varız
yarın yokuz
bir an varız
bir an yokuz
...
bu kurgu karışık geliyor
film olabilir mi?
rüya mı yoksa?
sonunu değiştirebilir miyim?
uyanabilir miyim?
...
bastonu orada,
pencerenin yanındaki koltuğa oturmuş Hakan,
bastonunu eline almış babasının,
sanki babasının gözleriyle uzaklara bakıyor;
orada otururken babası nereye bakarsa oraya,
neler düşünür, aklından neler geçirirdi acaba?
bastonuna yaslanır mıydı böyle?
...
gitmeden önce neler geçti aklından?
Hakan'ı düşündü mü?
ona söyleyecekleri var mıydı?
...
Hakan'ın "çukulata babası"
Babasının "has oğlu"
...
nur içinde yatsın...

Hakan'ın babası için...

Yaşlılık zor şey.
Hakan'ın babasının hastaneye kaldırıldığını haber vermek için aradıklarında çoktan uykuya dalmıştım.
Önce Hakan'ın telefonunun sesini sonra hararetli hararetli konuşmalarını duydum.
Uyku sersemi tam açamadıysam da gözümü, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu idrak edene kadar ayılmaya çalışarak dikkatimi Hakan'ın söylediklerine verdim.
Saat geceyarısını geçmişti.
Hakan'ın Yalova'ya babasının yanına gitmesi gerekiyordu.
Çağırıyordu çünkü.
İyi değildi durumu.
Belki oğlunu bir daha göremeyecğini düşünüyordu o sırada babası kim bilir?
Canıyla mücadele ediyordu.
Yaşam savaşı dedikleri şey.
Tatlı kocişim telefonu kapattığında, benim de gözlerim açılmıştı.
Yüzü öyle endişeli, bakışları öyle hüzünlüydü ki.
O halde bile, "ben gidersem şimdi sen nasıl yalnız kalırsın?" diye benim için tasalanıyordu.
Hemen doğruldum.
"Haydi" dedim, "gidiyoruz".
Bir daha göremeyebilirdik.
hatta, biz gidene kadar da dayanamayabilirdi.

Hayat bazen, özellikle de böyle anlarda ne tuhaf bir hal alıyor.

Herşeyin aslında pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlıyorsun.

Elinde değil. Yetişemeyebilirsin, göremeyebilirsin.

O seni görmek için umutla bekler, ama nasıl hükmedebilir ki zamana? Nasıl belirleyebilir ki ne kadar yaşayacağını?

Hangimiz bilebiliriz?

Hiçbirimiz...

Aslında herşey bizim elimizdeymiş gibi görünse de, hiçbirşey bizim elimizde değil.

Soluk almak bile...

Ve hal böyle iken,

herşeyi bu kadar ciddiye almak niye?

...

Alaçatı'da, evimizdeyiz!

Ne diyorsun?
Geldik evimize işte.
Sokak kapımız var.
Bahçe kapımız yok henüz.
Oda kapılarımız yok.
Pencerelerimiz yerinde.
Bahçemizin yarısı olmuş.
Kalanı önümüzdeki günlerde...
En azından bahçe duvarlarımız var.
Duvarın öbür tarafında, komşu bahçede 2 ağacımız var-dı.
Bir köşede zeytin, öbür köşede adını bilmediğim, kocaman, yemyeşil bir agaç, bol yapraklı...
"Ne güzel"demiştim ilk sabahımızda, "şansımıza bahçenin iki köşesinden görünen 2 koca ağaç!"
Bugün bir geldik eve, o koskoca yeşil agaç gitmiş.
Komşumuz, aynı zamanda evimizin arsasını aldığımız Adem Amca kestirmiş ağacı.
Huysuz Adem.
Arsayı satana kadar çok tatlı bir dede iken, inşaat boyunca eziyet etti bize.
Şimdi de ağacı kesmiş...
Hakkuş bekliyor, devamı sonra...


heyyyy, bugün bizim evlenme yıldönümümüz!!!
ve Alaçatı'da kutluyoruz,
tanıştığımız yerde!

seviyorum kocişimi!

Yaz-Deniz-Rüya

Çıldırmak içten değil.
Yaz geliyor!
İstanbul yazın bir başka güzel.
Deniz kokusu sabahın erken saatlerinde aralık bıraktığımız pencerelerden girip burnumuzu tatlı tatlı okşuyor.
Tam o esnada mavi-yeşil rüyalara doğru yelken açıyoruz.
Bir kulaç atıyoruz, "oh", bir kulaç daha, ve nefes!
İşte bu enfes!
Biraz daha yüzüp sırt üstü yatıyoruz denizde, kollarımız iki yana açık; belki bacaklarımız da, ya da değil, bilemedim, ama yüzümüzü güneşe vermişiz; gözler kısık, kırpıştırdıkça ışıkla eğleniyoruz...
Dinginlik hissi...
Suyun insana kendini tüy gibi hafif hissettirmesi...
Derin bir nefes,
ve işte iyot kokusu...
gözler kapanınca, herşeyden kopma hali...
yüzdeki gülümseme o kadar kendiliğinden gelişiyor ki, mutlu olmamak içten değil!
yalnızlık, ama suya ait olma hissiyle giderilen "tam"lık duygusu...
kalp-beden-ruh ilişkisindeki uyuma, zihnin karşı koyamadan teslim olması...
deniz kokusu
penceremden içeri girdiğinde
bunları hissettim.
ben mi deniz oldum, deniz mi ben bilemedim.
ne önemi var ki?
belki de deniz kokusu rüyaydı
belki şu anda rüyadayım ve
uyurken gerçekleri yaşıyorum...

Mutluluk içimizde!

Mutlak mutluluk mümkün, frekansı yakala!
Acaba koşulsuz şartsız mutlu olmayı başarabilen insanlar var mı? Varsa, sürekliliği de sağlayabiliyorlar mı bu ruh hallerinde? Peki, nasıl bir çevrede yaşıyorlar? Ne tür işlerle uğraşıyorlar? Hayatlarını nasıl yaşıyorlar? Asıl soru şu: “Mutlak mutluluğu nasıl yakalamışlar? Nasıl koruyorlar?”
Acaba bilgelik diye bahsedilen şeyler bunlar olabilir mi?
Bazen bu konu üzerinde düşünürken veya birileriyle sohbet ederken, diyorum ki, “İnsanın hayatında belirli anlar var; bu anlarda her zaman yaşadığı frekansın üzerinde bir yerlere erişiyor, bakıyor orada daha çok hava var, daha çok enerji, daha büyük bir özgürlük alanı…”. Bilinçli bir geçiş değil bu. Yani, içinde bulunduğu an ile bu diğer anlara yolculuk istem dışı bir şekilde, kendiliğinden gelişiyor… Herkesin başına gelmiştir bu tarif etmeye çalıştığım durum, belki anlamlandırmıştır, belki de üzerinde durmamıştır, farkına varmamıştır.
Bana geçenlerde işe giderken oldu. Sabah, araba kullanıyorum. Oturduğumuz yerden ana yola çıkmak için kat ettiğim 11 kilometrelik uzun, sakin, yeşillikler içindeki yolda gidiyorum. Güneş karşımdan vurmuş yüzüme, gözlerimi kısmış, güneş gözlüğü takıp ışığı geri çevirmek istememişim, aydınlığın tadını çıkarıyorum, sabahın ilk ışıklarına gülümseyerek karşılık veriyorum. O an, her şey çok mümkün görünüyor, hayat çok basit, her şey “yapılabilir” konumda, “yaşamak müthiş bir şey” düşüncesi içimi enerjiyle doldurmuş, havada adrenalin var… Sınırlar yok, duvarlar yok, ketler yok, koşullanmışlıklar yok, “hayır”lar yok, “yok”lar yok… Nefes almak mutluluk sebebi!
İşte o anı yakalayabildiğim başka zamanlar da olduğunu düşünüyorum. Farkına varıyorum, duyumsuyorum, özümsüyorum, anlamlandırmaya çalışıyorum. Ne yapsam da o anın içinde yaşamaya devam edebilsem hayatımı?
Bu yazıyı yazmak için masaya oturduğumda o andan çok uzaklardaydım. Ve emin değildim, o anı çağırıp ifade edebileceğimden… Ama oldu. İstediğim gibi hem de. Ve aslında bir çıkış buldum sanki o frekansa giden yolda. Hatırlamak, canlandırmak ve tabii ki benim iletişim yolumla “yazmak”… Belki bunu alışkanlık haline getirebilirim. O zaman, bir süre sonra kendiliğinden bulur yolunu, hayat tarzım olur, düşünme biçimim olur, içime işler ve mutlak mutluluğa ulaşırım.

Oklar, Hayaller

"Nereye gideceğimizi okların belirlediği bir dünyada, hiçbir yere gitmeyi gerektirmeyen hayalleri önemsemenin kime ne zararı var?" mı demişti Kürşat Başar bir romanında?
Aklıma geliverdi işte.
Ben de yazdım :)

Bir Toskana Masalı

Kış falan anlamam!
Şunun şurasında 2 ay sonra bahar geliyor!
Sonra da ver elini yaz!
ve planlar!
Bizim 3 yıl önceki hikayeyle çarpıştım az önce gmailimin tozlu dehlizlerinde bir şeyler ararken
ve dedim ki
kışın ortasında Toskana hayali kurmanın kime ne zararı olabilir ki?

Haydi buradan yakın!

İstanbul’dan Milano’ya uçulur.

POGGIBONSI
Milano’dan araba kiralanır - 4 saatlik bir yolculuk sonrası SİENA bölgesine ulaşılır.
Burada, biz POGGIBONSI köyünde Mellograni diye bir yerde kaldık, üzüm bağlarının
içerisinde, ufak bir şato gibi.

SİENA
Chianti’ye gidilir, ufak bir gezi; sonra SİENA’nın merkezine yolculuk. (2 saat) Tam
bir Ortaçağ şehri, film seti gibi! Bayılacaksınız! Surlarla çevrili bir kent.
Siena’da Palio meydanı çok hoş, biz yarışlarına denk geldik-muhteşemdi. (Yılda 2 kez
oluyor; Temmuz ve Eylül)
Duomo kilisesi var. Kilisenin tepesine çıkıp panoramik bir bakışa değer. Merdivenler
bir hayli çok sayıda, nefesler kesilebilir... J
Siena’nın içini gezerken hangi kapıdan girdiğinize dikkat edin, çünkü tam 9 girişi var
ve tüm sokaklar birbirine benzediği için kaybolmak içten değil. Tecrübe ile sabittir.
Kaybolunca doğru kapıya ulaşmak 1,5 saat sürebiliyor. “Aman hangi kapı olursa
çıkarım ne önemi var” dememli çünkü arabayı park ettiğiniz yerden uzaktaysanız vay
halinize...

COLLE V’ALD’ ELSA çok güzel.
Cafe Lido diye bir dondurmacı var, tatlıları meşhurmuş; oturup dinlenmeye
değer...
SAN GIMIGNANO müthiş... (COLLE V’ALD’ ELSA’dan araba ile 8-10 dk)
San Giovanni kapısında girin içeri...
Meydanda Bar la Cisterna’da oturmanızı tavsiye ederim...
Museo Civico gezilebilir.

MONTERIGGIONI küçük, sade, şirin.

MONTALCINO harika
Rocco kalesine gidip şarap tadım yerini de ziyaret edin...
1888’den kalma Fiaschetteria cafe’de oturmalısınız! Şarap – peynir J

MONTEPULCIANO’ya giderken yolda Bagno Vignoni’ye de uğramalısınız!!! Burada
termal havuz var...

TALAMONE, deniz ve kum...nefis bir sahil kasabası...

PORTO SANTO STEFANO, Talamone’ye 20 km mesafede, romantik bir yer...

FLORANSA, söylenecek pek bir şey yok, kelimelerle anlatmak zor tüm sanat
eserlerini görmek mümkün değil, en az 1 hafta lazım ama etkkilendiğim bir kaç yer:
Meydanda Duomo ve Battistero, Signora Meydanı

Uffuzi müzesi görülesi
B.Gallo’da oturup bir şeyler yiyin, hoş yemekler, şarap çok güzel...
Park Boboli harika!!! İçinde Pitta Malikanesi var; Medici ailesi burada yaşamış
yıllarca – ama giderken yanınıza atıştıracak/ içecek bir şeyler alın, park çok
büyük ve hiç cafe/ büfe yok (bildiğimiz parklar gibi değil, kesinlikle görülesi
detaylarla dolu – minik çiçek havuzları, heykeller, fıskiyeler, manzalaralar...)

La Spezia çok hoş bir sahil yeri. Gittiğimiz gün İtalya’nın dünya kupasını aldığı
maç vardı; bir İtalyan gibi kutlamalara katıldık!!! Anlatılmaz, yaşanır J Geceyi
şampanyayla; İtalyanların deyimiyle Ferrari ile bitirdik, o kadarını söyleyeyim.

Portovenere – buraya zaman ayırın!

Cinque Terre turu yapın tekneyle; tam 5 liman kasabasını geziyorsun, ring
sefer şeklinde, günlük tarife elinde, istediğin limanda istediğin kadar zaman
geçirebilirsin... Jburalara arabayla ulaşım yok, ya tekne ya tren; bence
TEKNE!!!

Ve final Lago di Garda’da oluyor, GARDA GÖLÜ...Rüya gibi bir yer...

İYİ TATİLLER DİLERİM!