Ne dilediğine dikkat etmek isteyebilirsin...Aman diyeyim...Sadece ben demiyorum Nietzche de demiş zamanında...

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.

Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Herşey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan eser burdan eser, kaya bana mısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...
Sırtında bir acı ile uyanır....
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
Amor Fati - Nietzsche

Tam da benim yaptığımı yapmış ihtiyar ve ne değilse onu olmak istemiş.
Neyse ki Tanrı bana ona davrandığı kadar kötü davranmadı ve ne istediyse vermedi.
Aklımdan bu geçtiği için yazdım ama inanır mısınız, verdiği zamanlar da olsu aslında.
Demek ki sıkı kaşınmışım.
Bakın ben size kendi örneklerimi vereyim, siz siz olun, bir şey dilerken biraz daha dikkatli düşünün:

Sarışın bir arkadaşım vardı, Esra. Sapsarı saçlarına bayılırdım. Dümdüz ve çok seyrekti saçları. Kakülleri de vardı. Ben kendi koyu kestane, dalgalı ve gür saçlarımdan genelde memnun olmadığım için, Esra'nın saçlarına özenerek bakardım. Ve dedim ki, keşke benim de daha az olsa saçım, keşke sarı olsa...
Oldu walla. Sarı kısmı tutmadı ama azalma dileğim yerine geldi maşallah. Şimdi her kuaföre gittiğimde, ince telli saçlarımın daha fazla dökülmemesi için neler yapabileceğime dair öneriler dinliyorum...

Danışmanlık yaptığım dönemde, Ankara'da 8 aylık bir projeye atandım. Seçme şansınız yoktur, ya gidersiniz ya da "gidersiniz". Ben de kös kös gidiyorum ama nasıl mutsuzum anlatamam. Ankara'yı sevmiyorum, deniz yok; otel kasvetli, müşteri iç daraltıcı, şartlar berbat! "Tanrım bu işten kurtulmamın tek yolu hasta olmak, öyle bir hastalık ver ki, işe gidemeyeyim" dedikten bir kaç ay sonra, Tanrı'nın sevgili kulu bendeniz, ne olduğu bir türlü bulunamayan ama kan değerlerimden ciddi olduğu düşünülen bir rahatsızlık nedeniyle tam 6 ay işe gidemedim. Deneysel tedaviler ve kullandığım ilaçlar yüzünden ne kadar çektiğimi bir ben bilirim. Sizi boğmak istemiyorum ama şu kadarını söyleyeyim, 6 ay boyunca her gün kustum; yemek yiyemiyordum çünkü ağzıma bir lokma atmayı geçtim, su içtiğimde bile çıkarıyordum.

Bir de ne kadar şaşkaloz olduğumu gösteren ve şu sıralar yaşadıklarımı çok iyi anlatan bir örnek vereyim. Çalışma hayatım boyunca yoğunluktan, yorgunluktan, tempodan şikayet ettim, söylendim durdum. Son zamanlarımda, işyerindeyken kendimi hapishanede gibi hissetmeye başlamıştım. Çalışmak zorunda olmayan arkadaşlarıma nasıl özeniyordum anlatamam. İstedikleri saatte yatıyor, istedikleri saatte kalkıyor, fan fin fon geziniyorlar...2 yıl önce ben de bir vesile ile işe ara verdim. İlk 6 ay eşimle birlikte Hong Kong'da olduğum için müthiş havalardaydım, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum bile. Ama İstanbul'a döndükten kısa bir süre sonra, kendimi başıboş, amaçsız ve hiç bir şey üretmeyen bir halde bulunca, hafif yollu bir bunalıma girdim. İşin kötüsü ne yapacağıma da karar veremediğimden, işe dönecek bir alternatif yaratamadım. İşteyken işsiz olmayı, işsizken de bir işinin olmasını isteyen bir zavallı :)

Şimdilik aklıma gelen örnekler bunlar.

Aman diyorum, aman...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder